ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMA METNİDİR

      Değerli Arkadaşlarım,

      Başkanlar Kurulu Toplantımızı gerçekleştirmek üzere bir arada bulunmaktayız. Hepiniz hoş geldiniz. Sizleri şahsım ve Sendikamız yönetim kurulu adına saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Toplantımızın ülkemize, camiamıza ve teşkilatımıza hayırlar getirmesini diliyorum.

Öncelikle, geçtiğimiz günlerde Yalova’dan yükselen acı, terörün milletimizin birlik ve iradesini hedef alan kirli yüzünü bir kez daha göstermiştir.

Kuşku yoktur ki; milletimiz saldırılar karşısında asla dağılmaz; aksine daha da kenetlenir. Terörün hedefi birliğimizdir, cevabımız ise her zamankinden daha güçlü olan kardeşliğimizdir. Türkiye, bu topraklarda fitneye de, korkuya da geçit vermemiştir; bundan sonra da vermeyecektir. Toplantımız vesilesiyle terörü ve arkasındaki tüm karanlık odakları en güçlü şekilde bir kez daha kınıyor; aziz şehitlerimize rahmet, milletimize başsağlığı diliyorum.

 Değerli Arkadaşlarım,

2026 yılını büyük umutlarla karşılayan Dünyamız, tarihin belki de en zorlayıcı dönemlerinden birini yaşıyor. Ukrayna’daki savaş, Gazze soykırımı ve ilgili gelişmeler, güç savaşları, riskler ve belirsizlikler, ekonomik sıkıntılar, dijital ve iklimsel değişimler hepimizi derinden etkiliyor.

Tüm bu meselelerin en başında Gazze’de 66 bin masumun hayatına mal olan katliamlar geliyor. İnsanların âdete “ölmek” için sırasını bekledikleri soykırımın 2. yılı geçtiğimiz Ekim ayında geride kaldı. 6.000 yıllık Gazze kenti, 76 yaşındaki bir terör devleti celladı tarafından tamamen yok edildi.

Bu iki yıl… İnsanlık tarihinde çok kısa bir süre gibi görünebilir; ama Gazze’de ve Filistin’in dört bir yanında bu iki yıl, yüzlerce, binlerce hayatın söndüğü, masumların gözyaşlarıyla dolu, tarifsiz bir acının zamanı oldu. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, tüm siviller en temel hakları olan yaşam ve güvenlikten mahrum bırakıldı.

Bu süreçte, çoğunluğunu çocukların oluşturduğu on binlerce insan gerek bombayla gerek silahla gerekse de açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Ocaklar yok oldu, sokaklar sessizliğe gömüldü, hayaller enkaz altında kaldı. Her kayıp bir istatistik değildi; her kayıp; bir hayat, bir gelecek, bir umuttu. Her gözyaşı, insanlığın vicdanına düşen bir YARA oldu.

İki yıl boyunca, tüm dünya vahşete tanıklık etti: Bir anne bebeğine sarılamadı; bir baba çocuğunu koruyamadı; bir çocuk hayallerini yaşayamadan yitip gitti. Ama acının içinde umudu da görmek ZORUNDAYDIK. Çünkü her damla gözyaşı, adalet ve vicdan için bir

çağrı; her yıkılmış ev, insanlığın yeniden inşa etme sorumluluğunu hatırlatıyordu. Filistin halkının haklı davası, sadece onlar için değil, tüm insanlık için bir sınavdı. Bu, bir medeniyet davasıydı. Ülkemiz bu davanın en başından itibaren en büyük savunucusuydu. İsrail’in bir terör devleti olduğu gerçeğini ise tüm dünya ancak kabullendi. Soykırımın ikinci yılına erişildiğinde, tüm dünya yitirmiş oldukları “insanlığı” hatırladı. Binlerce çocuğun, kadının, masumun kanıyla yazılan o kara sayfaların ardından, dünya yeniden vicdanın ve merhametin sesine kulak verebildi..

Kısacası insanlık artık Filistin’i anlayabiliyorsa bunu ne siyaset, ne de devletler yaptı. Bunu  “KÜRESEL VİCDAN” yaptı. Tüm dünyayı vicdana getiren de; Filistinlilerin yaşanan acılara manevi olarak anlam yüklemeleri ve bununla baş etmeleri oldu.

Tüm bu yaşananlar ve daha fazlası için şunu söyleyebiliriz: Uluslararası hukukun da temel ilkeleri haline gelmiş insani ilkelerin sıkı sıkıya korunup artık uygulanması zorunludur ve bu ilkeleri ihlal edenlerin cezasız kalmaması gerekiyor. Toplantımız vesilesiyle bir kez daha Gazze'de hayatını kaybeden tüm masum sivillerin acılarını unutmamak, yaşananları hafızalarımıza kazımak ve bu bilinci çocuklarımıza aşılayarak barış ve adalet mücadelesini her zaman savunacağımızı vurgulamak istiyorum.

Ölüm­leri değersiz kabul edilenlerin yaşam­larını değerli kılmanın tek yolu onların seslerini duyurmaktır. Bizler de; Filistin ve dünyanın farklı coğrafyalarında zulüm ve haksızlıkla mücadele eden tüm Müslüman kardeşlerimizin haklı davalarını savunmayı sürdüreceğiz. Çünkü adaletin sesi kısıldığında, insanlık susar; biz, o sesi diri tutmak için varız.

Değerli Arkadaşlarım, yüzyılların birikmiş travmaları, bugünün siyasi manzarasını şekillendiren en temel güçlerden biri olarak karşımızda duruyor. İsrail’in yöneticileri, etrafı düşmanlarla çevrili küçük bir ülkenin sürekli tehdit altında olduğuna inanıyor. Vadedilmiş topraklardan sürülme olasılığı, onların her kararını ve stratejisini belirliyor. Bu nedenle, kendilerini ancak “bölgesel bir hegemonya” kurduklarında güvende hissedebileceklerine inanıyorlar. Kolektif bir narsizmle beslenen ve tüm politikalarını güvenlik kaygısı etrafında inşa eden bu yaklaşım, gerçekte hem bölgeyi hem de insanlığı derin bir istikrarsızlık sarmalına sürüklüyor. Sonuç ortada: Güvenlik gerekçesiyle hak ihlalleri meşrulaştırılıyor, barış ve adalet alanları daraltılıyor, masumlara bedel ödetiliyor.

Kendini sürekli tehdit altında hisseden bir aktör, güvenliğini sağlamak amacıyla silahlanmaya yöneldiğinde, bu durum karşısındaki rakipleri de benzer bir yol izlemeye iter. Sonuçta, başta sadece savunma amaçlı olan bu adımlar, ortamda giderek daha fazla risk ve belirsizlik yaratır. Böyle bir süreçte, güvenlik ihtiyacı o kadar belirleyici olur ki, adeta bir “silahlanma obezitesi”ne dönüşür. Silahlanma, kontrol edilemez bir hızla artar ve ortamın istikrarı ciddi biçimde sarsılır. Ne yazık ki, Ortadoğu coğrafyasının bugünkü kaderi, bu psikolojik döngü ve karşılıklı güvensizlikten büyük ölçüde etkilenmektedir. Bölgede güvensizlikle beslenen stratejiler, sadece Filistin’de değil, Lübnan’dan Yemen’e, Suriye’den İran’a kadar birçok alanda yeni cephelerin doğmasına zemin hazırlamaktadır. Herkesin “güvenlik” adına hareket ettiği bu denklemde, barış giderek

daha uzak bir ihtimal hâline gelmektedir. İşte bu noktada Türkiye’nin konumu hayati bir önem taşımaktadır. Ülkemiz, bugün yaşanan olaylara benzer şekilde birçok kez ağır/bölücü oyun ve planlar karşısında büyük sınavlar vermiş, üstelik tarih boyunca da hem bölgesel barışın tesisinde hem de insani yardımların ulaştırılmasında sahici bir irade ortaya koymuştur.

          Bugün küresel dengeler son derece kırılgandır. Yanlış yönetilen her süreç, yeni krizlerin ve çatışmaların zeminini oluşturmaktadır. Türkiye bu tabloda yalnızca kendi güvenliğini gözeten bir ülke değildir; denge kuran, arabuluculuk yapan ve insan onurunu merkeze alan adil bir duruşun temsilcisidir. Çünkü barışın ve güvenliğin gerçek teminatı güçlü duruşumuz, sarsılmaz birliğimizdir. Kısacası, hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım, birlikte hareket etmek zorunda olduğumuzu asla unutmamamız gereklidir.

    Ne yazık ki bugün bazı küresel güçler, adalete dayalı bir uluslararası düzen yerine sadakat ve itaati esas alan tek taraflı bir tahakküm anlayışını dayatmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin farklı coğrafyalarda izlediği politikalar bu yaklaşımın açık örneklerini oluşturmaktadır. Kısa bir süre önce Venezuela’da yaşananlar, bu tablonun en çarpıcı göstergesidir.  Halk iradesini yok sayan dayatmaların ve dış müdahalelerle körüklenen istikrarsızlığın nelere mal olduğu ortadadır. Hiçbir ülkenin kaderi sokak senaryolarıyla yazılamaz. Milletlerin geleceği sandıkta tecelli eden iradeyle belirlenir. Türkiye, Venezuela halkının huzurunu hedef alan her türlü baskıyı ve dış müdahaleyi reddetmektedir. Barıştan, istikrardan ve milli iradeden yana duruşumuz nettir ve bu duruş kararlılıkla sürdürülmelidir.

 Kıymetli Arkadaşlar, diğer taraftan, ülkemizin sahip olduğu medeniyet, stratejik konum, coğrafyası kadar toprakları da dünyanın sayılı kıymetleri arasındadır. Dünya ölçeğinde “enerji savaşları” artık petrol ve doğalgaz yanında; teknolojinin, savunma sanayinin, yenilenebilir enerjinin temel bileşenlerine dönüşen nadir toprak elementlerine yönelmiş durumdadır. Bu elementlerin kontrolü; ticaret, uluslararası ilişkiler ve jeopolitik dengeleri yeniden şekillendirmektedir. Nitekim nadir toprak elementleri, uranyum, altın ve hidrokarbon rezervleri ile dikkati çeken Grönland üzerine yapılan planlar da bunun örneğidir.

Türkiye için son dönemde nadir toprak elementlerinde önemi artan keşifler ve yatırımlar sadece ekonomik fırsat yaratmamakta; dışa bağımlılığı azaltma; stratejik bir aktör olma potansiyelini de gündeme getirmektedir. Dünyanın yeni enerji sistemleri, elektronik, optik, savunma, elektrikli araç motorları, uzay teknolojilerini geliştirdiği ve rekabet ettiği bu dönemde potansiyelimiz, uygun strateji ve yüksek teknoloji ile birleştiğinde; hem ekonomik bağımsızlık, hem savunma ve enerji sektörlerinde dışa bağımlılığın azalması sağlanacak;  hem de sürdürülebilir kalkınma açısından dönüştürücü bir rol oynayacaktır. Bu potansiyel; çevresel, teknolojik, finansal ve lojistik ihtiyaçların doğru karşılanması; uluslararası işbirliği ve yerli kapasitenin geliştirilmesi ile gerçekleştirilebilecektir. Türkiye, bu alandaki adımlarını planlarken fırsatları en yüksek düzeyde değerlendirmeli, karşılaşabileceği riskleri de en aza indirmeyi hedeflemelidir.



Sayaç: 107