ŞEKER-İŞ SENDİKASI BAŞKANLAR KURULU
12 ARALIK 2011
GENEL BAŞKAN İSA GÖK’ ÜN
AÇILIŞ KONUŞMASI
Değerli Şube Başkanı Arkadaşlar,
Başkanlar Kurulu toplantımıza Hepiniz hoş geldiniz.
Şahsım ve yönetim kurulum adına hepinizi saygıyla selamlıyorum…
Değerli Arkadaşlarım, 2011 yılının sonuna yaklaştığımız şu günlerde ülkemiz olarak zorlu günleri ve beraberinde yaşanan birçok acı olayları geride bıraktık. Önce 24 askerimizin şehit olduğu haberi yüreğimizi dağladı. Daha yaralarımızı saramadan Van-Erciş ilimizde meydana gelen deprem ile yıkıldık. Yaşananlar ülkemiz adına tarifsiz bir acıdır, insanın adeta yüreği yanıyor. Hakkari deşehit olan askerlerimiz ve depremde enkaz altında yaşamını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve sabır, yaralı olan vatandaşlarımıza ise acil şifalar dilerim.
Değerli arkadaşlar,
Bizler; tek bir ülke, tek bir millet anlayışıyla bugünlere geldik. Millet olduğumuz günden itibaren çok büyük acılar yaşadık, büyük felaketlerle karşılaştık. Fakat; bu felaketler, bu acılar bizi daha şuurlu bir millet olma yoluna itti. Millet olarak yaşadığımız her acı sonrası kardeşlik bağımız eklenen her yeni halka ile daha da güçlendi. Buna rağmen; yaşananlar, var olan veya devam eden daha da önemlisi millet olarak üzüntümüzü yıllardır canlı tutan olayların adını koymakta zorlandığımız gerçeğiyle bizi yüzleştirmekte...
Yıl 2011 ve Türkiye; bu kez terörün meydan verdiği acı ile Van depreminin yaralarını sarmaya çalışmaktadır. Ülkemizin dört bir tarafından Van-Erciş depreminde mağdur olan vatandaşlarımıza, arkadaşlarımıza, kardeşlerimize ve ailelerimize yardım eli uzatılmıştır.Vicdan ve insanlıktan uzak PKK yandaşı kesimlerin depremzedelere giden yardımları sabote etme çalışmalarına rağmen mağduriyetin rengine, ırkına ve coğrafyasına bakmayarak milletimiz, tarihin en güçlü dayanışmalarından birini ortaya koymuştur.
Bu da göstermektedir ki, bizi bölmeye çalışan yabancı mihraklarda dahil olmak üzere PKK terör örgütünün istedikleri neticeyi bu ülke vermeyecektir. Milletçe sabrımızın tükendiği bugünlerde; şiddetten ve kandan medet umanlar Erciş depreminden sonra gördüler ki, ülkemizde birlik ve beraberlik her ne pahasına olursa olsun bu milletin yüreğiyle, gücüyle yine aynı şekilde sürdürülmektedir.
Değerli arkadaşlar;burada terör meselesinin bazı hususiyetlerine dikkat çekmek istiyorum.
Bilindiği üzere; milletimizi bölgesel ayrımcılığa sürükleyen terör örgütleri, öncelikli olarak sanayisi yeterince gelişmemiş ve ekonomik koşulları oturmamış coğrafyada yaşayan insanımızı, içinde bulundukları koşulların sorumlusunun devlet idaresi olduğu yönünde bir isnatla, devlet otoritesine karşı kışkırtmaktadır.
Terör odakları, bu coğrafyada yaşayan halkı propaganda ve yanıltma taktikleri ile otoriteye karşı tavır alması yolunda ikna etmeye çalışmakta, bunun yanı sıra; ulusun namusu sayılan vatan sınırlarını koruyan, can, mal ve sosyal güvenliğini sağlayan kolluk kuvvetleri, bu bölgede yaşayan halka adeta bir “düşman” gibi gösterilmektedir. Diğer yandan, kitleleri yoksullaştıran ve sosyal barışı tehdit eden başta doğu illerimizde olmak üzere ülkemizin en ciddi sorunlarından işsizlik, terör örgütünün tam da aradığı şartları sağlamakta. Nüfusu hızla artan, genç ve işsizler ordusunun kol gezdiği doğu bölgelerimizde, çaresizlik içerisinde iş arayan gençlerimizi bünyesine katarak onları “vatandaş” olma bilincinden uzaklaştırma fırsatı, tam da istedikleri gibi ellerindedir. İşsizlik nedeniyle ortaya çıkacak olan sosyal ve ekonomik sorunların göç nedeniyle ülkemizin diğer kesimlerine de sirayet edeceği gerçeği de bu noktada karşımıza çıkarak, diğer bir ülke sorununun tetikleyicisi durumundadır.
Ülke insanımızın yaşadığı bölgeler gözetilmeksizin dengeli bir kalkınma modelinin oluşturulması ile bölgelerarası gelişmişlik farklarının önlenmesi noktasında “istihdam imkanı” na kavuşturulması çıkış noktası olarak görülmelidir.
Terör örgütü ne yaptığını bilen bir şekilde ülkemiz bağımsızlığını ve bütünlüğünü parçalama amaçlı bir strateji izlemektedir. Bu eksende, yıllardır Güneydoğu Anadolu Bölgesinde devler otoritesinden kurtarılmış bir alan yaratma çabası içerisindedir. Bölge insanımıza; ” Devlet size bilerek ve isteyerek sanayi imkanlarını sunmuyor, iş imkanı sunmayarak ekonomik sıkıntıya sevk ediyor. Devlet sizi kurtaramaz. Varlığınızı ve güvenliğinizi bize borçlusunuz.” ideolojisini aşılamaktadır. Devlet ise; “Terörü engelleyin ve taviz vermeyin. Devletimiz sadece kolluk kuvvetleriyle değil, üretim imkanlarıyla da sizin yanınızdadır.” diyerek vatanımızın her köşesinde var olduğu mesajını vermektedir. Bu iki iradenin arasında kalan toplum ise, sosyal ve ekonomik anlamda refaha çıkmayı talep etmektedir. Bunun için izlenecek tek yol vardır, o da; terör odaklarının tuzağına düşmemektir.
Diğer yandan; ülkemizin siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarında yaşanan birçok problemin kaynağı olan terör konusunun; yeni istihdam alanlarının oluşturulması, daha da önemlisi Şeker Fabrikalarımız başta olmak üzere büyük güçlüklerle kurulmuş mevcut sanayi kuruluşlarımızın yarattığı istihdam alanlarının korunması politikaları ile de engellenebileceğinin göz ardı edilmemesi gereken bir husus olduğunun altını çizmek istiyorum. Aksi taktirde; ülkemizde altından kalkılamaz sorunların daha da artacak, devletimizin mücadele alanı genişleyecektir.
Değerli arkadaşlarım; Ülkemiz, çeşitli kültürel unsurlarıyla bir mozaiktir. Gençlerimizin, bölge insanımızın, geçmişten bugüne birlikte yaşadığımız farklı etnik kesimlere mensup vatandaşlarımızın içine çekildiği bu tuzağın bedelini hepimiz ödemekteyiz. Bu ülke doğusuyla batısıyla hepimizindir. Başımıza gelecek felaketlere karşı bizi koruyacak, yaşatacak ve sürekliliğimizi sağlayacak köklü ve hayranlık uyandıracak değerler içeren bir kültürümüz vardır. Dünyanın en hoşgörülü kültürü içinde yaşamak yerine bizi ayrıştıran birbirimize düşman eden, birbirimize hayat hakkı tanımayan karanlık düşüncelerin esiri olmamalıyız.
Değerli arkadaşlar;
Bugün, Türkiye’nin terör karşısında duruşu ve mücadelesi noktasında yeni bir aşamaya gelinmiştir. ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle İran, Irak ve Kuzey Irak yönetimleri başta olmak üzere tüm bölge ülkelerinin PKK terörüne karşı işbirliği yapma çalışmaları hızlanmıştır. Ortadoğu da Arap baharı ile başlayan dalganın ardından, açık demokratik ve modern bir gücü olan Türkiye’nin bölgedeki rolünü bilen yönetimlerin terör önlemlerinden yoksun oluşları, PKK terör örgütünün desteklenmesi anlamı taşımaktadır.
Fakat tarihsel olarak terörün yaşama şartlarını sürdürmesinin mümkün olmadığı bir sürece dahil olduğumuz bilinmelidir. Tunus’ta olduğu gibi Mısırda, Libya da eski rejimler dayandıkları toplumsal temeller değiştiği için yıkılmaya yüz tutmuştur. Bu rejimlerin uluslar arası sistemdeki eski dayanak noktaları, zayıfladığı için bu rejimler çökmeye başlamıştır. Mesele, toplumsal ve ekonomik değişmeler ile uluslar arası sistemin yaşadığı dönüşümün kesiştiği ülkelerdeki siyasal rejimlerin yenilenme meselesidir.
Böyle bir dünyada, Orta doğu’nun eski çatışma meselelerine hızla terk ederek istikrara yönelmek mecburiyetinde olduğu, bunun şartlarının hızla geliştiğini görmek gerekmektedir. Terör örgütlenmesi ile bu istikrar ihtiyacı arasındaki çelişki, hem bölgesel barış açısından hem de ülkelerin toplumsal barışı açısından terörü tasfiyesini zorunlu bir hale getirmektedir.
Yeni Ortadoğu denkleminde terör örgütünün Irak içinde yaşama alanı oldukça azalmıştır. Suriye ise rejimi tehlikedeyken ve bütün meşruiyet alanını kaybetmiş iken ülkesinde yaşayan çeşitli toplulukların, etnik grupların, toplumsal örgütlenme biçimleri ile terör yapısı arasındaki farklılaşma dikkate alındığında Türkiye’nin doğrudan terör üzerinden müdahil olmasına fırsat yaratmak istememektedir. O halde tablo açıktır. Bölgesel açıdan, yeni Ortadoğu denkleminde terör hızla bir dış politika aracı olmaktan çıkmak durumundadır. Bu noktada; tarihsel olarak terörün yaşama şartlarını sürdürmesinin mümkün olmadığı bir sürece dahil olduğumuz bilinmelidir.
Değerli arkadaşlarım;
Yaşadığımız Van-Erciş depremine ilişkin olarak belirtilmesi gereken önemli bir husustan bahsederek konuşmama devam etmek istiyorum.
Van merkezli bu büyük depremde en fazla dikkat çeken konulardan biri, oldukça fazla binanın çökmesi ve depremde yerle bir olmasıdır. Yüzde 96’sı deprem tehlikesine sahip olan yılda ortalama irili ufaklı 20 bin depremin kaydedildiği ülkemizde; “Deprem öldürmez, bina öldürür.” sözünün gerçekliği, yaşadığımız bu acı tablo ile tekrar ortaya konmuştur. Hepimizin de bildiği üzere, ülkemiz deprem bölgesinde yer almaktadır. Dolayısıyla bizler de depremle yaşamasını öğrenmek durumundayız. Tabi bunu söylerken, başımıza gelen bu felaketlere alışmamız gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Burada önemle vurgulanması gereken tek konu “tedbir alınması” gerektiğidir.
Ülkemiz jeolojik açıdan Japonya’dan farksızdır. Türkiye gibi deprem bölgesinde olan ve mart ayında tarihin en büyük felaketlerinden biri olarak kabul edilen Sendai depremini ve tsunamisini yaşayan Japonya, 7.9 şiddetindeki depremi yaşamıştır. Bir tek bina yıkılmamış, bir tek kişi dahi ölmemiştir. Hatta, 9 şiddetindeki son depremde Japon evlerinin yıkılmadığını görmekteyiz.
Bugün yaşadığımız Van-Erciş depreminde ise 604 kişi hayatını kaybetmiş, 4152 vatandaşımız yaralanmış, 2262 bina ise, yıkılan bina sayısı olarak kayıtlara geçmiştir. Ayrıca Van ilimizde yaklaşık 60 bin bina mevcut olmakla birlikte, bu binaların sadece %15’i ruhsatlıdır. Erciş ilçemizde ise durum daha da vahim bir durumdadır. 160 bin nüfuslu Erciş’te, ruhsatlı bina sayısı sadece 500 kadardır.
Görünen şu ki; yıllarca başımızdan hiç eksik olmayan ve binlerce insanımızın hayatını kaybettiği depremlerde bundan sonrada kaçınılmaz görünmektedir. Bu noktada, Japonya’da olduğu gibi yeni yapıların depreme dayanıklı yapılması yönünde kesinlikle taviz verilmemelidir. Eski binaların ise güçlendirilmesi veya yıkılarak yerine depreme dayanıklı binalar yapılması konusunda devletin konuya el atması zorunluluk taşımaktadır. Acil önlemlerin bir an önce hayata geçirilmesi gerektiği ortadadır. Tüm vatanımızın, insanımızın canını koruyacak sağlam binalarla donanmasını ve bir daha bu acı kayıpların yaşanmamasını ümit ediyorum.
Değerli arkadaşlar,
Yeni dönem ile birlikte gündeme gelen yeni baştan bir sivil anayasa yapma tartışmaları demokratikleşme sürecimiz açısından önemli bir adım olarak karşımızdadır.
Anayasalar, kişilere hak ve hürriyetler veren bir hukuk metni değildir. Kişinin sahip olduğu hak ve hürriyetler siyasal iktidarın ve devletin idaresine bağlı kalınmaksızın doğuştan elde edilen haklardır. Bu açıdan anayasalar, kişinin temel hak ve hürriyet alanının teminat altına alınarak güvenceye kavuşturulduğu hukuk kaynağıdır. Aslında temel hak ve hürriyetlerin devlete ve topluma karşı korunması ihtiyacı anayasa kavramının doğmasına yol açmıştır.
Yürürlükte bulunan 1982 Anayasasının en çok eleştirilen yönü temel hak ve hürriyetler ve demokrasi anlayışındaki olumsuz tavrıdır. Temel hak ve hürriyetlerin uluslararası alanda genel kabul görmüş sınırlandırılma nedenlerini aşacak şekilde daraltılarak kısıtlanması ve kurucu idaresi ile demokrasi kültürünün yerleşmemesine 1982 Anayasası neden olmuştur. Bu nedenle demokrasi geleneğinin, başta devlet işleyişi olmak üzere, sivil ve resmi bütün örgüt yapılarında yerleşmemiş ve gelişmemiştir. Öyle ki geçmiş dönemlerde yapılan değişikliklere rağmen bu durum halen değiştirilememiştir. Dolayısıyla halkımız için şimdikine bağlı kalmaksızın yeni bir anayasa yapma zorunluluğu bulunmaktadır.
Bir anayasanın içerdiği hükümler kadar yapılış usulü de önemlidir. Yeni anayasanın toplumsal bir sözleşme niteliğinde olması isteniyorsa oldukça geniş katılımcı bir usulle hazırlanmalıdır. Bu çerçevede siyasi partilerin olduğu kadar başta sendikalar ve sivil toplum örgütleri de aktif yer almalıdır. Anayasa yapımı sürecinde kamuoyunun bilgilendirilmesi ve bu sürece katılımının sağlanması, yapılacak olan anayasanın uzun ömürlü olması bakımından son derece önemlidir. Sendikamız Şeker-İş, ülkemiz yeni anayasa sürecine ilişkin olarak taleplerini dile getirmek adına çalışmalarını tamamlamış, yeni anayasanın yöntem ve genel esasları konusunda katılımını gerçekleştirmiştir.
Görüşlerimiz doğrultusunda; Türkiye’yi 21. Yy a taşıyacak olan anayasanın türk milletinin tamamını kucaklayacak nitelikte çoğulcu bir esasa dayanması gerektiğine inanmaktayız. Sosyal devleti anayasadan çıkarmak isteyen liberal kesimin esas itibariyle çalışan toplumsal grupların anayasadan doğan sosyal hak ve özgürlükleri sınırlandırmak veya etkisiz hale getirmek için güçlü olan karşısında güçsüzü korumayacak bir anlayışla talepte bulundukları bilinmelidir.
Değerli arkadaşlarım; Sivil Anayasa yapmak, sivil toplumun güçlenmesiyle amacına ulaşacaktır. Sivil toplum ile sosyal hak ve özgürlükleri etkisiz hale getirecek bir anayasa, liberal bir anayasa olabilir; fakat sivil bir anayasa olamaz. Sosyal haklar, bireysel özgürlüklerin üzerine oturacağı temel bir zemindir. Bu nedenle, Anayasal özgürlüklerin kullanılması açısından sosyal haklar, eşitsizlikleri sınırlandıracak bir anlayışla düzenlenmelidir. 2012 yılı sonuna kadar oluşturulması beklenen yeni anayasanın, sivil toplumun anayasa sürecine etkin katılımının sağlanarak ve demokratik uzlaşmanın gerçekleşerek milletimize ve katılımını sağlayan tüm taraflarca hayırlı bir şekilde tamamlanmasını diliyorum.
Değerli arkadaşlar,
Ülkemiz gündeminde yer alan önemli gündem başlıklarının akabinde, konuşmamın bu bölümünde bölgemizde ve dünyada yaşanan ekonomik gelişmelere değinmek istiyorum.
Dünya ekonomisinin zorlu bir dönemden geçtiği bugün; ABD ve AB merkezli ekonomik krizler ile yıllardır toplumsal ve ekonomik beklentilerini biriktiren Ortadoğu’daki hareketlerin etki alanının genişlediği bir süreç içerisindeyiz. 2008 ve 2009 yıllarında tüm ülkeleri etkileyen global krizin ekonomide yarattığı tahribat henüz giderilmezken; son bir yıl içinde komşumuz Yunanistan’da başlayan ve bir anlamda Türkiye’de 2001 ekonomik krizi öncesi tabloyu anımsatan koşullar; AB ülkesi İspanya, Portekiz, İtalya ve Fransa’ya sıçramıştır. Yaşanan bunalımın temel nedeni, başta Yunanistan olmak üzere bu ülkelerin borçlarının geri ödeme gücü, bir başka deyişle borçların sürdürülebilirliği ve çevrilebilirliği konusunda yaşanan güven aşınmasıdır. Son aşamada, Avrupa’da yoğunlaşan sorunlar nedeniyle küresel krizde artık, “ikinci dip” tehlikesi tartışılmaya başlanmıştır.
Avrupa’da borç krizini önlemede somut bir plan ortaya konulmamakla birlikte, hükümet değişikliği ile topu birbirlerine atan Avrupalı liderler global piyasaları belirsizliğe sevk etmektedirler. Nitekim mevcut belirsizlik sürecinde başta Çin olmak üzere ekonomisi canlılık arz eden Asya ülkelerinde Avrupa’ya olan ihracatın gerilemesi hammadde alımlarını sınırlarken, fiyatların gerilemesine sebep olmaktadır. Ayrıca, bölge ülkelerinin büyüme rakamları ve diğer makroekonomik göstergelerine de olumsuz yansımaktadır. Diğer gelişen ülkelerde de benzer olumsuzluklar görünmektedir.
Bilindiği üzere, Türkiye son 10 yıldan fazla bir süredir, dünyada dengelerin değiştiğine şahitlik etmektedir. Dünya öylesine bir değişim sürecinden geçmektedir ki, 2020 yılına kadar dünya ekonomisinin 20 trilyon dolar daha büyümesi beklenmektedir. Bu, Kuzey Amerika ve Japonya’nın toplamından daha büyük yeni bir pazarın oluşacağı anlamına gelmektedir.
Artık dünya tarihinde, daha önce benzeri hemen hemen hiç görülmemiş bir sistem ortaya çıkıyor. Benzer teknolojilere ve benzer donanımlara sahip çok kutuplu bir dünya güç sistematiği şekilleniyor. Batı’da AB ve ABD, Doğu’da Çin, Hindistan ve Kuzeyde Rusya. Bunların arkasından Brezilya, Meksika ve Türkiye gibi potansiyel vadeden ülkeler geliyor. Ülkemiz gelişmekte olan bir ülke olması, bulunduğu coğrafya ve konjonktürel durumu nedeniyle elbette büyük potansiyel barındırmaktadır. Fakat sorunlarımız, yetersizliğimizin göstergesidir.
Dünya gündemindeki son gelişmelerin ülkemizi etkilemediği yönündeki sevindirici haberleri okuyoruz. “Avrupa, Türkiye’yi örnek almalı” başlıkları ile ülke ekonomisinin olumlu seyri vurgulanıyor. Bu açıdan ülkemiz son ekonomik gelişmelerine dikkat çekerek konuşmama devam etmek istiyorum.
Ülkemiz işsizlik oranı yüzde 9.2 olmakla beraber genç nüfusumuzdaki işsizlik oranı yüzde 18.6 gibi yüksek bir seviyede seyretmektedir. Genç işsizlerimizin özellikle kentlerde ağırlığını koruması ile işgücü piyasası açısından olumsuz olan bu tablo varlığını korumaya devam etmektedir. Diğer yandan, İthalattaki artış yüzde 36.3 düzeyinde gerçekleşerek yaklaşık 148 milyar dolardan 200 milyar dolarlara ulaşmıştır. 2011 yılının ilk dokuz ayında 30.4 milyar dolarlık artış ile ülkemiz dış ticaret açığı ise 70 milyar doları aşmış durumdadır. Büyüme rakamları çok önemlidir, fakat büyümenin sürekliliğini gösteren rakamlar daha da önemlidir. Türkiye’nin kriz sonrası yakaladığı büyüme trendinin sanayide kendisini göstermesi ümit vericidir. Fakat, büyümeyi etraflıca analiz ettiğimiz zaman esas olarak ithalata dayalı olduğunu gördüğümüzde ümitlerimiz kırılmaktadır. Başta otomotiv ve beyaz eşya olmak üzere, Türk ekonomisinde büyümeyi sağlayan sektörler, maalesef ülkemizde sektörel bakımdan dış ticaret açığına yol açmaktadır. Bu konu cari açığın kaynaklarından birine işaret etmektedir ki bunun sürdürülebilirliğinin mümkün olmadığını belirtmek isterim.
Ülkemizi, “sosyal eşitsizliklerin ülkesi” yapan gelir dağılımı adaletsizliği hususu da değinilmesi gereken diğer bir konudur. Türkiye’de yapılan araştırmalar, toplam gelir içerisinde alt ve orta gelir gruplarının aldıkları payın düşerken, üst gelir grubunun payının artış kaydettiğini gösteriyor. Gelir adaletsizliği bakımından OECD ülkeleri içerisinde arka sıralardayız. Türkiye’de gelir adaletsizliğinin ortaya çıktığı alanlar, yaşanan toplumsal gerçeklerin hem bugün yaşanan sorunları nasıl belirlediğini, hem de gelecekte ülkemizi nasıl etkileyeceğini gösteriyor. Aslında gelir dağılımı eşitsizliği, toplumdaki genel ekonomik eşitsizlikleri açıklamakta tek başına yeterli bir gösterge değildir. Fakat kesin olan; gelir dağılımı eşitsizliğinin ne boyutta toplumsal adalet sınırlarının dışına çıktığı ya da bir toplumda ne kadar gelir eşitsizliğinin kabul edilebileceği sorusudur. Ülkemiz için politik olarak cevaplanması gereken bu önemli soru, halen cevaplanmayı beklemektedir.
Bir kalkış süreci içerisinde olan Türk ekonomisi, şüphesiz ki kayda değer başarılar elde etmektedir. Fakat bu başarılar, Türkiye’nin ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremediği gerçeğini değiştirmemektedir. Hala Türkiye’nin kalkınma sorununu tamamlamamış olması, ciddi bir sorun olarak ülkenin önünde durmaktadır. Altını çizmek isterim. Dünya için zor, Avrupa için zor olan sürecin Türkiye için kolay geçmesi beklenmemelidir. Ülkemiz işsizlik rakamları, yüksek cari açık, kişi başına düşen milli gelirin gelişmiş dünya ortalamasının altında oluşu ve gelir adaletsizliği, ihracat potansiyelinin değerlendirilememesi, ithalata bağımlı üretim ve büyüme yapısı nedeniyle yaşanan ekonomik krizin dalgaları kaybolmadan ülkemiz, risk havuzu dışında kalamayacaktır.
Değerli arkadaşlarım;
Konuşmamın bu bölümünde; birçok eşitsizlikleri ve dengesizlikleri bünyesinde barındıran çalışma hayatına yönelik düzenlemelere değinerek konuşmama devam etmek istiyorum.
Çalışma, yalnızca bir gelir elde etme çabasından ziyade, insanlık için bir yaşam biçimi, insanca yaşam formudur. Ancak maalesef günümüzde emek piyasaları üzerinden yürütülmeye çalışılan sosyal politikalarda, çalışma hayatı ve yaşam koşullarına ilişkin alına tedbirler yetersiz kalmakta, çalışanları korumaktan uzak kalmakta, işverenden yana bir sistem oturtulmaya çalışılmaktadır. Çalışma hayatında karşılaşılan en önemli sorun alanlarından birisini iş kazaları oluşturmaktadır. Türkiye, iş kazaları ve meslek hastalıklarında oldukça yüksek bir orana sahiptir. Resmi kayıtlara göre, 2000-2011 yılları arasında Türkiye’de İş kazaları nedeniyle, 10 binin üzerinde çalışan hayatını yitirmiştir.
İş sağlığı ve iş güvenliği konusu, bir kültür meselesi olarak ele alınması gereken bir konudur. İş kazalarının önlenmesinde güvenlik kültürünün oluşturulması gerekmektedir. Son 20-30 yıllık süreçte gerek teorik gerekse uygulama düzeyinde birçok çalışma yapılmıştır. Elde edilen sonuçlarda, iş kazalarının önlenmesinde ve güvenli bir çalışma ortamının yaratılmasında güvenlik kültürünün geliştirilmesinin çözümü sağlayacağı ortaya konmaktadır. Diğer yandan bu kazaların sadece yüzde 3’lük oranı önlenemez kazalardan oluşmaktadır. Bu demektir ki oluşan iş kazalarının yüzde 97’sini önlemek bizim elimizdedir. İş kazalarının önlenmesi için kazalar henüz ortaya çıkmadan tehlikenin kaynağında kontrol altına alınması ve örgüt yönetimi ile çalışanların konuyu sahiplenmesi önem taşımaktadır. Burada önlemlerin ödemekten daha kolay olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
İşverenlerce iş güvenliği ile ilgili faaliyetleri zaman kaybı olarak gören düşüncenin bir an önce yıkılması gerekmektedir. Sizlerin de yakından bildiği gibi ve uzun yıllardır Şeker Sanayinde yaygın olarak uygulanan taşeron işçilik uygulaması iş kazalarının altında yatan asıl nedendir. Sırf daha fazla kar etmek hırsı ile ağır ve riskli işlerde deneyimi veya uzmanlığı bulunmayan işçiler çalıştırılarak iş sağlığı ve iş güvenliği önlemleri hiçe sayılmaktadır. Bu nedenle, hükümet tarafından bekletilen iş sağlığı ve iş güvenliği yasası bir an önce çıkarılmalı, gerekli denetimler arttırılmalıdır.
Çalışma hayatı adına insanca yaşama hakkı için vazgeçilmez olan temel haklardan biri de kıdem tazminatıdır. Yaşanan ekonomik kriz ve ülke nüfusunun üçte birini etkileyen işsizlik, çalışanlar açısından kıdem tazminatının yaşamsal bir öneme sahip olduğunu gözler önüne sermektedir.
Sosyal Güvenlik Sistemindeki değişim politikalarının ardından gündeme alınan kıdem tazminatı tartışmaları sürmektedir. Konfederasyonumuz Türk-İş’in de vurguladığı gibi kırmızı çizgilerden biri olan kıdem tazminatı, kazanılmış ve vazgeçilemez bir haktır. Bu hak, şu an çalışanlarımızın olduğu kadar gelecekte çalışma hayatında yerini alacak vatandaşlarımız için de bir teminat niteliği taşıyacaktır.
Gündemde sürekli var olan bir diğer konu da çalışma hayatını düzenleyen yasalarda yapılması gereken değişiklikler olmuştur. Üçlü Danışma Kurulu toplantılarında 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda yapılan değişikliklerle büyük ölçüde uzlaşma sağlanmıştır.
Taslak metinde; 2821 sayılı yasada yapılan en önemli değişikliklerden biri, sendikaya üyelik ve ayrılmada noter şartının kaldırılmasıdır. İş kolları sayısı AB ve ILO normlarına uygun olarak 28’den 18’e indirilmiş, Bizim iş kolumuz açısından ise şeker işkolu kaldırılmış, sektörümüz; oluşturulan ” Gıda, avcılık ve balıkçılık, tarım ve ormancılık” iş kolu kapsamında yerini almıştır. Ayrıca, aynı iş kolunda farklı işverene bağlı olarak çalışan işçiye birden fazla sendikaya üye olma hakkı getirilmiş, Sendikaların denetiminde yeminli mali müşavirler yetkili kılınmıştır. Ceza hükümleri hafifletilerek hapis cezaları adli para cezalarına dönüştürülmüştür. Sendika üyelik yaşı 16'dan 15'e indirilmiş, geçici süreli işsizlikte sendika üyeliğinin devamı sağlanmıştır. Sendikalara radyo ve televizyon kurma imkanı sağlanmıştır. Sendika üyeliği, sendika temsilciliği ve sendika yöneticiliğine ilişkin güvenceler güçlendirilmiştir. 2822 sayılı yasaya ilişkin olarak ise, yüzde 50 artı 1 olan iş yeri barajının, kanun taslağında yüzde 40 olarak; yüzde 10 olan iş kolu barajının ise binde 5 olarak değiştirildiği görülmektedir.
Toplu iş ilişkileri açısından ise 10 yılı aşkın bir süredir devam eden talep ve taslak çalışmalarıyla toplu iş mevzuatında reform süreci oluşma evresine girmiştir. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun “Toplu İş İlişkileri Kanunu” adıyla tek bir metinde birleştirilerek Bakanlar Kuruluna gönderilmesiyle yeni ve sonuçlanmaya yakın bir aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Bu aşamaya gelişte yeni düzenlemelerin konfederasyonumuzun da içinde bulunduğu sosyal taraflarla yapılan Üçlü Danışma Kurullarında enine boyuna tartışılması oldukça önem taşımaktadır. Toplu iş ilişkileri kanun taslağı ülkemizde sendikal yaşamı ILO standartlarına yakınlaştıracak değişiklikler içermekle birlikte; umuyoruz ki yeni kanun ile sendika üyeliğinin yaygınlaşması ve sınıfsal çatışma yaklaşımının risklerinden kurtulmayı sağlayabilecek düzenlemeler gerçekleştirilir.
Değerli arkadaşlarım,
Sizlerinde bildiği gibi 2000 yılında başlanan Türkşeker’in özelleştirilmesi sürecinde 2011 yılı sonuna gelinmiştir. 2005 yılından bu yana olağanüstü mücadele ve büyük bir azimle sürdürülen çalışmalarımızda elde edilen başarılar, sendikamızın verdiği mücadelesindeki haklılığını defalarca ispatlamıştır. Özelleştirme davalarında verilen iptal kararlarına rağmen, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Türkşeker’e ait 10 fabrikanın 14 Eylül 2011’de yeniden ihale edileceği duyurulmuş ve son teklif verme tarihi 11 Kasım 2011 olarak belirlenmiştir. Bu gelişmenin ardından 29 Kasım 2011 gününe gelinmiş ve nihai pazarlık görüşmeleri tamamlanarak, portföy B ve C gruplarındaki fabrikaların satışları gerçekleşmiştir.
Hepimiz biliyoruz. Özelleştirme İdaresi tarafından söz konusu ihalenin açılması için dayanak olarak gösterilen Danıştay 13. Dairesi tarafından ‘ülke ve kamu yararına’ aykırı bularak iptal edilmiş gerekçelerin sözde yerine getirilmiş olmasıyla yeniden başlatılan süreç; geçmişte uygulanmaya çalışılan politikalardan farksız olarak devam ettirilmektedir. Danıştay’ın iptal kararının gerekçelerinin yerine getirilmesinin gerekliliğinin altını çizmek istiyorum. Ve özelleştirme ertesinde de ‘üretimin garanti’ altına alınması ve şekerde dışa bağımlılık yaratmayan düzenlemelerin yapılması için yeniden iptal davası açtığımızı da biliyorsunuz.Özelleştirme İdaresi’nin ülkemiz şeker sektörünün değerinin ne kadar kavradığı ortadır.
Değerli arkadaşlar,son 25 yılda 200′den fazla kamu işletmesi 45 milyar dolardan fazla bütçeyle özelleştirilmiştir. Bu gösteriyor ki, Türkiye’de ‘özelleştirme’ demek, devlet fabrikalarının ekonomik, kamusal, siyasi, insani kaygıları gözetmeden satışı demektir. Oysa Türkşeker’in bir bütün olarak özelleştirilecek 10 fabrikası, Türkiye’nin ‘şekerdeki köklüce dönüşümünün’ önemli bir parçasıdır. Fakat görmezden gelinmektedir.
Yalnızca kendine yetecek şekeri üretmekle kalmayan vedünyada 4. pancar şekeri üreticisi olan Türkiye’de, Bakanlar Kurulu kararıylason sekiz yıldır NBŞ kotalarını her yıl arttırması ve gıda sektöründe NBŞ’nin kullanılıyor olması da sektörümüzün mücadele alanını genişletmektedir. Bu yıl NBŞ kotasının yüzde 50 oranında yükseltilmesi, NBŞ ithalatı ve NBŞ üretimine verilen büyük destekti…Batı ülkelerinde tam aksine NBŞ yasaklanırken ya da kotası yüzde 0.42 düşürülüp şeker pancar ekimine teşvik verilirken Türkiye buna dur demiyor, diyemiyor.Şeker ürettiğimiz pancarı ‘şeker fabrikalarını özelleştirerek’ kendi ellerimizle topraklardan söküp atıyoruz…
Değerli arkadaşlar,
Bizler, 21. yüzyılda gelişen ve hızla değişen dünyamızda yaşananlara kayıtsız kalmak istemiyoruz. Stratejik öneme sahip şekerde dışarıya bağımlı hale gelmek istemiyoruz. Bu nedenle tüm imkanlarımızla mücadele ediyoruz. Herkes bilmelidir ki; ülkemize, sektörümüze ve insanımıza yapılan yanlışın karşısındayız ve olmaya da devam edeceğiz.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
SAYGILARIMLA,
ŞEKER-İŞ SENDİKASI
GENEL BAŞKANI
İSA GÖK






Online: 9