“Türkiye’de pancar sektörünü bitirme operasyonu var”
Türk-İş Genel eğitim Sekreteri ve Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök, 29-30 Nisan 2011 tarihleri arasında İstanbul Barosu Sağlık Hukuku ve Tüketici Hakları ve Rekabet Hukuku Merkezi ile Çevre ve Kent Hukuku Komisyonunca ortaklaşa düzenlenen “GDO ve Yapay Tatlandırıcıların İnsan Sağlığına ve Çevreye Zararları” konulu panele katıldı. İstanbul Barosu Tüketici ve Rekabet Hukuku Merkezi Başkanı Av. Reşat Erkul‘un yönettiği oturumun ikinci bölümünde konuşan Gök, Türkiye’de şeker sanayi ve Nişasta Bazlı Şekerler(NB) konusunda bilgilendirmede bulundu.
Türkiye’de şeker sektöründe alınması gereken siyasal kararlar sebebiyle şeker sektörünün önünün tıkandığına vurgu yapan gök, Türkiye’de pancar sektörünü bitirmeye yönelik bir operasyon olduğunu iddia etti. Konuşmasında artan dünya nüfusunun yanı sıra toplumların refah düzeyindeki gelişmelere paralel olarak, insanların beslenme sorununun çözümü ve değişen beslenme alışkanlıklarına yönelik çalışmaların geçmişten günümüze hızlı bir şekilde devam ettiğinin altını çizen Gök, ürünlerin ve gıda maddelerinin doğal yapısını bozan bütün çalışmaların insanların güvenli gıda tüketim hakkını sınırladığını, bununla beraber dünyada ve ülkemizde sağlıksız kuşakların oluşmasına neden olduğunu ifade etti.
Ülkemizde glukoz şurubu ve izoglukoz (fruktoz şurubu) olmak üzere iki ana gruptan oluşan Nişasta Bazlı Şeker’in (NBŞ) mısırdan üretildiğinin altını çizen Gök, mısırdan elde edilen nişasta bazlı şekerlerin; şekerlemelerden, şekerli ve unlu ürünlere, bisküvi ve geleneksel tatlılardan (Baklava vb), dondurma, helva, reçel ve marmelat, alkollü ve alkolsüz içeceklere kadar çok geniş bir yelpazede kullanıldığını kaydetti.
Fazla miktarda fruktoz ihtiva eden beslenmenin sebep olduğu sağlık tehditleri arasında; başta obezite olmak üzere, pankreas kanseri, diyabet, kalp-damar hastalıklarının yanı sıra; alerji ve kısırlık problemlerinin bulunduğunu ifade eden Gök şunları söyledi:
“Avrupa Birliği’nde şeker rejimi; Genel Pazar Organizasyonu kapsamında düzenlenmiştir. Rejimde pancar şekeri ve Nişasta Bazlı Şekerlerin üretim kotaları, çok sıkı kurallarla ve detaylı olarak kontrol edilmektedir. Bu rejim çerçevesinde tüm dünyada pancar şekeri stratejik bir ürün olarak kabul edilmekte, korunmakta ve desteklenmektedir. Alternatifi olmayan bir ürün olmasına rağmen, bu ürünü dünya üzerinde desteklemeyen tek ülke Türkiye’dir.Bu bağlamda şeker fabrikalarının özelleştirilmesi konusunda dünyada şeker sektörü gelişmelerine ve yapılanmasına yakından bakmak, ayrıca AB şeker rejimi reformunu titizlikle incelemek gerekmektedir. Dünyanın en liberal ülkesi ABD’de şahıslara ait bir tane şeker fabrikası bulunmamaktadır.AB’ de ise özelleştirmeleri gerçekleştirmiş ülkeler, şeker üretiminden tamamen çekilmek zorunda kalmış olup bugün AB’ de fabrikaların yüzde 65’i çiftçi kuruluşlarına aittir. Şahısların tekeline bırakılamayacak kadar önem arz eden şeker pancarına bu ülkeler, akılcı devlet politikalarıyla sahip çıkmaktadırlar. Bu nedenle, ülkemizde acilen yeni ve dünya ile uyumlu bir pancar şekeri politikası oluşturularak, pancar üreticisi, şeker işçisi ve kamunun yer aldığı yeni bir yapılanmanın hayata geçirilmesi büyük önem arz etmektedir.”
Şeker pancarı tarımı ve sanayisinin, ileri teknoloji gerektirmesi nedeniyle üreticilerin tarımsal bilgi ve kültür düzeylerini yükselten, ailenin tüm fertlerine çalışma imkânı ve istihdam sağlayan, nüfusun kırsal kesimde tutulmasına, iç göçün yavaşlatılmasına ve bölgesel kalkınmışlık farklarının azaltılmasına en büyük katkıyı sağlayan ürünlerin başında geldiğini belirten Gök, pancar tarımı, hayvancılık, ilaç, et, süt, nakliye, alkol, yem, maya ve kozmetik sektörleriyle de iç içe geçmiş durumda olduğunu söyledi. Pancar şekeri sektörünün yıllık ekonomik büyüklüğünün 4,8 Milyar TL (3,2 Milyar Dolar) olduğunu vurgulayan Gök, sektörden doğrudan veya dolaylı olarak 10 milyon kişinin ekmek yediğine dikkat çekti.
Hali hazırda Şeker Kanunu kapsamında kota tahsisi yapılan 7 şirkete ait 33 şeker fabrikasının pancar şekeri kurulu üretim kapasitesinin bugün yılda 3.1 milyon ton olduğunu anlatan Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök, Şeker Kanunu kapsamında üretim yapan NBŞ’de ise üretim yapılan 5 şirkete ait 5 fabrikanın kapasitesinin yılda 900 bin ton civarında olduğunu söyledi. Gök şöyle devam etti.
“Ülkemizde 2001 yılından itibaren yürürlüğe giren Şeker Kanunu’nun 3. maddesinde yer alan NBŞ kotaları için Bakanlar Kurulu’na verilen yüzde 50 oranında arttırma-eksiltme yetkisi, kotaların bugüne kadar sürekli arttırılması yönünde uygulanmaktadır. Sendikamız Şeker-İş, her yıl pancar şekeri aleyhine haksız bir şekilde yapılan kota artış kararlarına karşı, 2005/2006 pazarlama yılından itibaren Danıştay nezdinde sürekli dava açmış ve bu kararların hemen hemen tümünde yürütmenin durdurulmasını sağlamıştır. Danıştay nezdinde başlatılan hukuk mücadelesi sürecinde kota oranları; 2006/2007 yılında yüzde 50, 2007/2008 yılında yüzde 35, 2008/2009 yılında yüzde 25 ve son olarak 2009/2010 yılında yüzde 50 olarak gerçekleşmiştir. Yani sonuç olarak, Bakanlar Kurulu yüzde 50 arttırma-eksiltme yetkisini her yıl artış yönünde kullanmaktadır. Bu haksız uygulama karşısında her yıl pazarlama yılı başında açıklanan kota artış oranlarına karşı açtığımız davalarda hukuki süreç devam ederken NBŞ firmalarının kota miktarları kadar üretim yapmaları ile hukuki olarak alınan kararların hayata geçirilmesi ne yazık ki mümkün olamamıştır. Tehdidi altında bulunduğumuz unsurların etki alanının sınırlandırılamaması karşısında Şeker-İş Sendikası konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşımak zorunda kalmıştır. Zira yargı mercileri : “Söz konusu kararların genel gerekçesinde 4634 sayılı kanun ile yurt içinde şeker talebinin yurt içi üretimle karşılanmasını ve Türkiye’deki şeker rejimine istikrar getirilmesini, ülkenin makro düzeydeki tarım ve sanayi politikaları ile sosyal ve ekonomik dengesi gözetilerek şeker üretiminin ülke ekonomisinin yararına düzenlenmesi gerektiği belirtmektedir.”
Türkiye’de, sanayinin ihtiyacı olan sıvı şekerin pancardan üretilebilmesi için belli bir yapılanmanın mevcut olduğuna işaret eden Gök, sağlıklı nesiller adına; NBŞ kotasının her yıl yüzde 50 oranında arttırılması yerine; mevcut şeker fabrikalarımızda pancar şekerinden sıvı şeker üretiminin gerekli modernizasyon sağlanarak gerçekleştirilebileceğini iddia etti.
NBŞ üreticilerinin; 4634 sayılı Şeker Kanununun kabulü sonrası kotaların belirlenmesinde kendilerine haksızlık yapıldığını, 4634 sayılı Şeker Kanununun yürürlüğe girmesinden önceki satış rakamları üzerinden kota verilmesi gerektiğini, bunun hakkaniyetten ve Anayasal eşitlik ilkesinden uzak olduğu yönündeki yaklaşımlarının söz konusu grubun kanunu delme gayretinden başka bir şey olmadığını ifade eden Gök, “Yürürlükte olan bir kanun vardır. Eğer kendilerine kanun dışı bir uygulama yapılmış olsaydı, rahatlıkla bu konuyu uluslar arası platforma taşırlardı. Burada Türk Halkı adına, 2005 yılından bu yana, Sendikamızca NBŞ kota oranlarının arttırılmasına istinaden açtığımız tüm davalarda verilen yargı kararlarına rağmen, Bakanlar Kurulu Kararı ile NBŞ kotalarının her yıl ısrarla arttırılması üzerine, Şeker-İş sendikası olarak konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımak zorunda kaldığımızı da belirtmek isterim” diye konuştu.
Şeker pancarı üretiminin daha da önem kazandığı bugünlerde, artan petrol fiyatları ve fosil yakıtların ömrünü tamamlaması dünya ülkelerinin yenilenebilir enerji arayışına girmesine sebep olduğunu kaydeden Gök, bu kapsamda, alternatif güç kaynağı olarak hammaddesi şeker pancarı olan biyoetanol üretiminin ön plana çıktığını söyledi. “Dünyada biyoetanol üretimine yönelen ülkeler, en verimli hammadde olan şeker pancarı üretimine ağırlık verirken, ülkemizde neden en verimli hammadde olan bu ürünün varlığı göz ardı edilmektedir? Türkiye biyoetanol üretimine 2004 yılında başlamış olup, kullanım oranı Maliye Bakanlığı’nın izni ile yüzde 2’dir. Benzinde, ÖTV’den muafiyet ancak yüzde 2 oranında katkı yapıldığında geçerli olmaktadır. Dünyada en çok biyoetanol üreten ve tüketen ülke olan Brezilya’da yüzde 26 olan biyoetanol kullanımı yasalarla alt sınır olarak belirlenmesine rağmen, yüzde 85 oranında kullanılmaktadır. Biyoetanol kullanımının yaygın olduğu diğer bir ülke olan ABD, son 2 yıldır biyoetanol üretimini büyük ölçüde arttırarak Brezilya’nın önüne geçmiş, Brezilya’nın ürettiği biyoetanolün de üçte ikisini ithal etmektedir. 2005 yılında ABD yönetiminin çıkardığı yeni yasayla biyoetanolün 2012 yılına kadar mecburi kullanımı 5 milyar galondan (18,9 milyar litre) 7,5 milyar galona (28,4 milyar litre) çıkartılmıştır” diye konuşan Gök, ülkemizde şeker pancarı ekim alanlarının korunması ve kota baskısından kurtulmasıyla sağladığı istihdam, akaryakıt ithalinden kaynaklı dış ticaret açığının kapatılmasına verdiği destek ve enerjide dışa bağımlılığın azaltılması açısından sağladığı katkılardan dolayı şeker pancarı üretiminin desteklenmesi gerektiğine dikkat çekti.
Ülkemizde NBŞ kotalarının, AB normlarının aksine fiilen her yıl toplam şeker kotasının yaklaşık yüzde 15’i oranında uygulanması neticesinde, 2003 yılından bu yana 8 pazarlama yılı itibariyle pancar şekeri üretimine etkisi, toplam 2 milyon 194 bin 725 tonluk üretim daralması şeklinde yansıdığının altını çizen Gök, bu daralmadan dolayı 300 bin hektar alanda pancar tarımının yapılamadığını, bu durumun ise yan sektörlerle birlikte milli ekonomimize yaklaşık, 3,2 milyar dolarlık bir kayıp olarak yansıdığını hatırlattı.
Gök, ülkemizde son 8 yılda yapılan Nişasta Bazlı Şeker uygulamaları neticesindeki kayıpları şöyle sıraladı;
- “1,8 milyon tonluk şekerin üretilememesi,
- 300 bin hektar alanda pancar tarımının yapılamaması,
- 3,2 milyar dolarlık katma değer kaybı,
- 60.000 tarım işçisinin işini kaybetmesi,
- 4,5 milyon ton küspenin ve 600 bin ton melasın üretilememesi ve dolayısıyla 150 bin tonluk et açığının oluşması,
- Pancar Şekeri sanayinin yüzde 47 kapasiteyle çalışması ve neticesinde maliyetlerin artması olarak görülmektedir.”
Şeker fabrikalarında halen 20 bin civarında işçinin istihdam edildiğini ve binlerce çiftçi ailesinin geçimini pancar tarımından sağladığını vurgulayan Gök, konuşmasını şu örnekle tamamladı:
“Elma kaynatıldığında nasıl ki reçel elde edilebiliyorsak, Şeker Pancarı’nı kaynattığımızda da Pekmez elde edilebiliriz, çünkü bu gıda maddelerinin kimyasında doğal şeker bulunur. Buna karşın mısırı kaynattığınızda değil pekmez veya reçel ağızda tat bırakabilecek herhangi bir şey elde edemeyiz. Çünkü mısır şurubundan elde edilen tatlandırıcılar glikoz ve fruktoz kökenlidir. Oysa Şeker Pancarından üretilen şeker tamamen doğal olan sakarozdan oluşmaktadır. Buradan hareketle yapay tatlandırıcıların insan sağlığı açısından ne boyutlarda tehlike arz ettiğini sizlerin yorumuna bırakıyorum. Ben konuyu ülkemiz ekonomisi ve milli menfaatlerimiz açısından anlatmaya çalıştım. Pancar şekeri sanayi hem kuruluşu, hem de tarımsal üretim ayağı ile millidir ve Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarına dayanan köklü bir geçmişi vardır. Türk insanının emekleriyle ve ödedikleri vergilerle kurulmuş bir sanayinin korunmasında, üyesi olmaya çalıştığımız AB uygulamaları örnek alınmalı, sürdürülebilirliğinin sağlanması yönünde yeni politikalar üretilmelidir.”
Panelde bir gıda mühendisinin Hibrit tohumlar nedeniyle Iğdır’da pancar üretimi verimliliğinin azaldığı yönündeki soruya Gök, “Türkiye’de şeker sektöründe alınması gereken siyasal kararlar sebebiyle şeker sektörünün önü tıkanmaktadır. Türkiye’de pancar sektörünü bitirmeye yönelik bir operasyon var. Pancar şeker sektörü konusunda insanlar biraz daha aydınlatılmalıdır. Türkiye’de bir tane pancar enstitüsü var. Almanya’da ise 6 tane var. Bu bile ülkemizde pancara bakış açısının bir göstergesidir. Oysa ki Türkiye’ye medeniyet şeker pancarı ile gelmiştir” şeklinde cevap verdi.
Prof. Dr. Kenan Demirkol:
“AB komisyonu GDO konusunda AB kanunlarını çiğniyor”
Panelde diğer konuşmacı İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kenan Demirkol oldu. Demirkol, piyasaya sürülen bir gıdanın akut, kronik ve gelecek nesillere zehirleyici etkisinin tartışılmasının zorunlu olduğunun altını çizdi. AB Gıda Güvenliğinin bunu şart koştuğuna değinen Demirkol, AB Komisyonunun AB kanunlarını GDO konusunda çiğnediğini söyledi.
Kanunun GDO’ların etkileri konusunda uyarı yaptığı halde EFSA’nın hiçbir tohumda araştırma, rapor gibi daha fazlasını talep etmediğini iddia eden Demirkol, komisyonun kamuoyu kararını hiçe saydığında AB komisyonunun AB yasalarını çiğnediğini vurguladı. “Bu aşamada EFSA’yı dava etme konusun düşünmeliyiz. EFSA’nın bağımsızlığı siyasetendir” diye konuşan Prof. Dr. Demirkol şunları ifade etti:
“Brüksel’de AB komisyonu üyelerini etkilemek için 15 bin lobi firma var. İşte dünya böyle yönetiliyor. İstanbul Barosu’ndan bu hukuki açmazın peşine düşmesini talep ediyorum. AB gıda güvenliği yasasında etiket yasasında bir eşik değer kavramı yoktur. Etikette GDO’lu ürünün belirtilmesi zorunludur.”
GDO’lu üretimin 30 kilometreye kadar normal tarlalara da bulaştığının altını çizen Demirkol, yabancı otları öldürsün diye kullanılan glisofatın tarımı yok edebileceğini iddia etti. Demirkol, “ABD Başkanı Obama’nın seçim sayfasında glisofat kullanımı 1996-2007-2008 yılları arasında 16 kat arttığı yazılıydı. Arjantin’de bugün glisofata dirençli, yabancı otları öldüren ilaçlara karşı dirençli yabancı otlar var. Bundan dolayı Arjantin’de tarım yapılamıyor. Bugüne kadar glisofatın insan sağlığına zararları hiç konuşulmadı. Glisofatın göz hasarı, kanser, alerji gibi bir çok sakıncası var.”
“Yiyeceklerin genetik şifresini de yiyoruz”
İnsanların sebze, et yerken onun genetik şifresini de yediğine vurgu yapan Prof. Dr. Kenan Demirkol, insan genlerinin bu genleri hazmedemediğini söyledi. İnsan vücudunun bu tür ürünleri kullanırken sindirim sonrası yeni proteinler ürettiğini belirten Demirkol şöyle devam etti:
“Yüzbinlerce yıldır aynı genetiklik mevcut. Bu dizilime dışarıdan müdahale ederseniz o gen artık sindirilemez. İneklerin yediği 1000 yabancı gen varsa bunun 600’ü dışkıyla atılıyor. Çiftçi bu dışkıyı gübre olarak toprağa döküyor. Peki hani GDO’lu tarım yapmıyorduk? Hayvan yemi olarak GDO’lu yem kullanırsanız, onu yiyen hayvandan dışkı yoluyla genler toprakta bakterilerle yer altı ve içme sularına geçmektedir. Tüketicileri bilinçlendirmenin yanı sıra bu ürünlerin ülmeye girmesinin engellenmesi gerekmektedir. Tarım bakanı “Dünya kurallarına uymamız gerekiyor. Ticari firmalara müdahale edemeyiz” diyor. Gerek AB Gıda Güvenliği Yasası, gerekse DTÖ Bitki ve Sağlık Yasası, bu ürünleri ülkemize sokmama iznini veriyor bize. Ülkelere böyle bir hak tanınıyor iken Türkiye, ‘Benim biyoçeşitliliğim çok önemli. Ben ezbere GDO’yu ülkeme sokmak istemiyorum diyemedi. Böyle bir hakkı vardı. Oysa Viyana Üniversitesi fareler üzerinde deneyler yaptı. Gördüler ki kısırlık, ölü doğum, karaciğer ve böbrek hasar tespitlerinde artış var. Avusturya hükümeti ben bu tohumları ülkeme sokmam dedi.
Türkiye’nin bir tüberküloz ülkesine olduğuna vurgu yapan Demirkol, her dört hayvandan birinin tüberküloz olduğu ülkemizde hayvanların çoğuna soya fasulyesinin yedirmenin akla mantığa sığmadığını kaydetti. NBŞ’lerin normal şekere göre çok daha fazla karaciğer yağlanması yaptığının altını çizen Demirkol, bu yöndeki süreci şöyle anlattı:
“Sağlık Bakanlığı yalancı bilim kurulu ile toplandı”
“Dört tıp profesörü Sağlık Bakanlığı’nda toplandık. Bunlardan üçü NBŞ’lerin sağlığa zararlı olduğunu anlattı. Daha sonra ikinci bir toplantının yapılacağı söylendi ama yapılmadı. Sağlık Bakanı benden yazılı bir rapor istedi. Kendisine 18 sayfalık bir rapor gönderdim. Sonra öğrendim ki, toplantı bizim dışımızda yani yalancı bilim kurulu ile toplantı yapmışlar. Böyle çirkin bir komediye şahit olduk. Beslenme Platformu’nun NBŞ’leri destekleyen açıklamaları çıktı ve sonuçta Bakanlık asli görevi olan emperyalistleri koruma görevini yerine getirdi. Bulunduğumuz mekanlarda yaratık ya da kobay durumundayız artık.
Dr. Yavuz Dizdar:
“Artık yoğurtlar değil kapakları değiştiriliyor”
İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü Dr. Yavuz Dizdar ise konuşmasında özellikle NBŞ’li ürünlerin kullanımıyla son zamanlar artan böbrek kanseri vakalarına dikkat çekti. Lenfoma kanserinde de son günlerde büyük artış yaşandığına değinen Dizdar, yoğurt ve sütlerin ekşimemesinin de endişe verici olduğunu söyledi. Yoğurtların homojine edildiğini belirten Dizdar, “Günü geçmiş yoğurtları artık değiştirmiyorlar, sadece üzerinde tarih yazılı kapakları değiştiriyorlar. Bunu ben değil marketler söylüyor. Yoğurtlarda eskiden süresini geçirdiğinde ekşime olurdu ancak bugün üretilen yoğurtların çoğunda bu özellik yok oldu. Homojonize yoğurtların sindirilebilirliği yok. Süt 150 bar basınçtan geçiriliyor. Sütün içerisindeki ana protein parçalanıyor. Fiziksel olarak karın doyurma var ancak beslenme yok. Bu şekilde kronik hastalıkların kontrol altına alınması mümkün değil. Kanser ilacı olarak gönderdiğimiz ilaçlar Adana’da limon bahçelerinde kullanılıyor. Bugün 28 yaşında menopoza yakın hasta var. Bakıldığında hormonal bir durum yok. Demek ki bu yediklerimizle ilgili bir durum” diye konuştu.
Obama’nın eşinin NBŞ’li ürünleri tüketmeme konusundaki mesajının boş bir mesaj olmadığının altının çizen Dizdar, NBŞ’lerin pankreas kanseri yaptığı yönündeki verilerinin artık kesinleştiğine vurgu yapan Dizdar, özellikle büyükşehirlerde büyük bir beslenme sıkıntısının yaşandığına da dikkat çekti.
İstanbul Barosu‘nun düzenlediği panelde Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık da "Bağımsız Bilimin Bittiği Yer: GDO‘lar" konulu bir sunum yaptı.
Doç. Dr. Özgen Artun:
“Marketlerdeki ürünlerin üçte biri GDO’lu”
İstanbul Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, Besin Hijyeni Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Özge Özgen Arun ise “GDO’lu besinler ve biz” konusunda bir konuşma yaptı. 1996 yılından 2009 yılına kadar GDO’lu ürün ekiminin 80 kart arttığını kaydeden Arun, dünyada GDO’lu üründe yıllık artış oranının ise 14 milyar hektar alan olduğunu söyledi. 2009 yılında 134 milyon hektar alana ekim yapıldığını belirten Arun, 1996 yılında 0.7 olan çiftçi sayısının 14 milyona ulaştığına dikkat çekti. Arun, “En çok üretilen GDO’lu üretim soya, mısır, pamuk, kanola, şeker pancarı. En çok eken ülkeler ise ABD, Brezilya, Arjantin, Hindistan, Çin ve Paraguay. Dünyada GDO’yu yasaklayan ülke yok. Eşik değer binde 9’u aşarsa etikete GDO’lu ibaresi yazılacak deniliyor. ABD’den aldığımız mısırların hepsi GDO’lu çıktı. Ben doğal ürünlerden yanayım ancak doğal ürünlerde ısrarcı olmak pek mümkün gözükmüyor. Bugüne kadar incelediğim ürünlerin üçte biri GDO’lu. Salam, kek, mısırda GDO çıktı. Bu demektir ki marketlerde satılan ürünlerin üçte biri GDO’lu.”
Av. Cankat Taşkın:
“Cargyll kanunları çiğnedi
Panelin bir başka konuşmacısı ise Bursa Barosu avukatlarından Cankat Taşkın oldu. Taşkın, NBŞ üretici firması Cargyll’in çevreye verdiği zararlara karşı verilen hukuki mücadeleden bahsetti. Türkiye’de üretim tesisleri bulunan Cargyll firmasının üzerinde kurulu olduğu alanın birinci derecede tarım alanı olduğunu iddia etti. Cargyll’in İznik Gölü’nü besleyen su kaynaklarının yanı başında kurulduğunu ifade eden Taşkın, açtıkları davayla yürütmeyi durdurmalarına rağmen firmanın üretimine devam ettiğini söyledi.






Online: 8