Şeker-İş Genel Başkanı İsa GÖK'ün Başkanlar Kurulu Toplantısını Açış Konuşması (Kıbrıs,22 Ekim 2007)


Merkez Yönetim Kurulumuzun Değerli Üyeleri, Değerli Şube Başkanı Arkadaşlarım, Yavru Vatan Kıbrıs’ta gerçekleştirmekte olduğumuz Başkanlar Kurulu toplantımıza hoş geldiniz!... Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde ve sanayimizde de önemli gelişmeler yaşanmakta, bu gelişmeler hepimizi yakından etkilemekte ve ilgilendirmektedir. Bugün dünyada, istikrarı ve demokrasiyi sağlamak adına yapılanlar nedeniyle yaşanan kaos, gittikçe derinleşmekte, dengeler geri dönüşü mümkün olmayacak bir şekilde değişmektedir. Batılı ülkelerin dünya zenginliklerine sahip olma isteğinden kaynaklanan doymak bilmez, aç gözlü tutumları nedeniyle dünyamız hızlı bir şekilde yeniden şekillenmektedir. Eski Yugoslavya’nın ve Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla başlatılan bu süreç, Afganistan’da yaşananlarla devam etmiştir. Batı emperyalizminin günümüzdeki durağı Irak da bu süreçteki son hedef değildir. Batı ülkeleri şimdi gözlerini İran’a dikmişler, Suriye’yi de listelerine eklemişlerdir. Açıkça ifade etmeseler de ardından Türkiye gelebilecektir. Nitekim, şimdiden Irak üzerinden Türkiye’ye yönelik tehditler söz konusudur. ABD işgalinin ardından büyük bir kargaşa ve iş savaş ortamına sürüklenen Irak, acılı bir bölünme süreci yaşamaktadır. Şii ve Sünni Müslümanlar birbirine düşürülmüş, kardeş kanı akıtılmıştır. Araya kan girmesi, yeniden bir birleşme olması ihtimalini de yok etmiştir. Bu ortam peşmerge çapulcusuna yaramış, Kuzey Irak’ta kendi egemenliklerini ilan etmişlerdir. Devletleşme yolunda hızla ilerleyen ve kendi merkez bankalarını kuran, her yönüyle müstakil bir yapılanma içinde olan peşmergeler, PKK terörüne de destek sağlamakta ve alenen Türkiye’yi tehdit etmektedirler. Kuzey Irak’ta büyük bir serbestlik kazanan ve adeta kök salan PKK için bu bölgede rahat bir yaşama, eğitim ve lojistik destek alanı oluşturulmuştur. ABD’den de büyük bir destek ve yardım almakta olduğu, operasyonlarda ele geçirilen ABD menşeli silah ve cephaneden anlaşılmaktadır. PKK’nın Avrupa ülkelerinden de büyük bir siyasi destek aldığı artık sır değildir. Peşmergelerin Kuzey Irak’taki hakimiyetinden de cesaret alan PKK, yeniden kanlı terör eylemlerine yönelmiş, yeniden masum insanlarımızın kanını akıtmaya başlamıştır. Hemen her gün Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizden şehit haberleri gelmektedir. Buna rağmen başta ABD olmak üzere batı ülkeleri PKK terörüne karşı Türkiye’nin elini kolunu bağlamak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bilinmelidir ki; Türk milleti sabır taşının çatladığı, sabrın taştığı yerdedir. Türk halkı, göz göre göre gencecik evlatlarını, Mehmetçiğini PKK’nın kanlı ellerine teslim etmeyecektir. Bu vatan toprakları üzerinde Orta Asya’dan dünyanın dört bir yanına dağılarak farklı boy isimleri edinen, sonra Kuzey Asya’dan, Kafkaslardan, Karadeniz’in uzak kıyılarından, Makedonya’dan, Balkanlar’dan, Ortadoğu, Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’dan göç ederek Anadolu’da yeniden buluşan, Türkmen’i, Yörük’ü, Laz’ı, Boşnak’ı, Arnavut’u, Ahıska’sı, Çerkez’i, Çeçen’i, Gürcü’sü, Arap’ı, Kürt’ü, Zaza’sıyla tüm insanlarımız yüzyıllardır barış ve dayanışma içinde yaşamışlardır. Farklı coğrafi bölgelerde bulundukları sürece, zaman içinde bazı değerlerinde, kültürlerinde ve tarihlerinde birtakım farklılıklar oluşmuşsa da, Anadolu toprakları üzerinde birlikte yaşamaya başladıktan sonra yeniden ortak değerlerde birleşmişler, ortak bir kültür, ortak bir tarih, geliştirmişlerdir. Evlilikler yoluyla birbirleriyle daha güçlü kan bağları kurmuşlar, birbirleriyle bütünleşmişlerdir. Bunların sonucunda, farklı boy isimleri alsalar da zaten aynı kökenden, “TÜRK” kökeninden türemiş olan bu boylar tekrar tek bir millet oluşturmuşlar, yeniden “TÜRK” milletini meydana getirmişler, üniter bir devlet çatısı altında toplanmışlardır. Ancak nasıl ki eski Sovyetler Birliği zamanında Ruslar, egemenlikleri altındaki topraklarda yaşayan halkların “Türk” kimliklerini unutturmak için bunlara “Sen Türk değil Azeri’sin, sen Kazak’sın, sen Kırgız’sın, sen Gürcü’sün, sen Özbek’sin, sen Ahıska’sın, sen Gagavuz’sun, sen Çerkez’sin, sen Abaza’sın, sen Çeçen’sin, sen Karaçay’sın, sen Tatar’sın gibi farklı kimlikler yüklemeye, empoze etmeye çalışmışlarsa, zaman zaman aynı oyun Türkiye üzerinde, Türk halkı üzerinde oynanmaya çalışılmıştır. Birileri dini inançları, mezhep farklılıklarını veya farklı boy isimlerini kullanarak “Sen Türk değil Kürt’sün, sen Laz’sın, sen Boşnak’sın, sen Arnavut’sun, sen Çerkez’sin, sen Çeçen’sin, sen Gürcü’sün, sen Arap’sın, sen Zaza’sın…” diye farklı kimlikler yükleme, empoze etme gayretine girmişler, yapay bir ayrımcılık yaratmaya çalışmışlardır. Dahası, ülkemizi uluslar arası arenada yalnız bırakmak amacıyla sözde Ermeni Soykırımı iddiaları ortaya atmışlar, pek çok ülkede buna yönelik yasa tasarılarının kabul edilmesini sağlamışlardır. Son olarak ABD ve AB Parlamentolarında gündeme getirilen tasarılarla ülkemiz, hak etmediği bir karalamayla, iftirayla karşı karşıya bırakılmakta, tek taraflı olarak mahkum edilmeye çalışılmaktadır. Ülkemiz içinde de, zaman zaman bu kışkırtmalara kanan çapulcular ortaya çıkmışsa da bunlar münferit çete hareketlerinden öteye gidememişlerdir. Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan Şeyh Eşref Ayaklanması, Milli Aşireti Ayaklanması ve Çerkez Ethem Ayaklanması ile Cumhuriyet tarihimiz boyunca meydana gelen Şeyh Said İsyanı, Menemen Ayaklanması gibi olaylar bunun en yakın örnekleridir. Bu hareketler, yeterli dış desteğe erişemediklerinden kısa zamanda bastırılmışlardır. Arkasında uluslar arası güçlerin desteği olmayan terör örgütlerinin varlıklarını sürdürmesi mümkün değildir. Ancak güya müttefikimiz olan bazı uluslar arası güçler, bugüne kadar Türkiye’nin maruz kaldıkları saldırıları görmezden gelmişler ve Kuzey Irak’ta yuvalanan PKK’yı, bölgedeki idari başıboşluğun da yardımıyla dünyada en çok dış desteğe sahip örgüt haline getirmişlerdir. PKK terör örgütünü ve beraberinde Ermeni tehditlerini uluslararası bir politika enstrümanı gibi kullanmışlardır. Bu göstermelik müttefiklerimizin sergilediği iki yüzlü, alçakça tavırlar, başımızdaki terör belasının en büyük güç kaynağıdır. Pek çok batılı ülkenin PKK’yı kağıt üzerinde terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen Türkiye, terörle mücadelesinde bugüne kadar hiçbir ülkeden doğru dürüst destek görmemiştir. PKK'yı terör örgütü ilan eden ülkeler arasında, taziye mesajı gönderme dışında herhangi bir adım atan olmamıştır. Bugüne kadar bu ülkelerde bulundukları bilinen bir tek terör örgütü mensubu dahi Türkiye’ye iade edilmemiştir. Hatta uluslar arası kırmızı bültenle aranan ve Türkiye’nin yerini tam olarak tespit ettiği bazı terör örgütü mensuplarının, birkaç günlük göstermelik bir gözaltı süresinden sonra Türkiye’ye iade etmek yerine özel uçaklarla Kandil Dağı’na gönderildikleri görülmüştür. Yani sözde müttefiklerimiz bırakın Türkiye’ye destek vermeyi, ellerinden geldiğince köstek olma gayretine girişmişlerdir. Bu gayretler neticesinde bağrında yaşayan tüm insanlarına eşit muamele gösteren ender ülkelerden biri olan, sadece kendi sınırları içinde değil, dünyada da barışın sağlanmasına büyük katkılarda bulunan ve bundan hiçbir zaman kaçınmayan ülkemiz, özellikle son 20 – 25 yıldır sırtı sıvazlanan ve eli silahlandırılan terörle mücadele etmektedir. Bugüne kadar dünya üzerinde hiçbir ülkede, hiçbir coğrafyada ve bölgede terörle herhangi bir sorunun çözüldüğü duyulmamıştır. Terörün ancak belli odakların rant kaynağı olduğu bilinmektedir. Ancak maalesef bu ülkenin bağrında yetiştiği halde bu kanlı ve kirli ranta hizmet edenler, bu ranttan pay almak isteyen açgözlü kendini bilmezler, ülkeyi kana boyamakta tereddüt etmemişlerdir. Dolayısıyla, bu süreçte terör örgütünün yıldırma ve sindirme politikalarına boyun eğmemek terör sorununa karşı net bir tavır takınmak ve sorunun üzerine kararlı bir şekilde gitmek hayati önem arz etmektedir. İnsanları yıldırmak, korkutmak, sindirmek ve belirli düşünceleri zoraki dayatmak gibi hedefleri bünyesinde barındıran terör ve terörü destekleyen anlayış, yıllardır gencecik evlatlarımızı ailesinden, sevdiklerinden ve vatanından ayırmaktadır. Bayram arifesi günlerde, 15 askerimiz maalesef yine PKK’nın hain saldırısına hedef olmuş son bir ayda verdiğimiz şehit sayıları 30’a yaklaşmıştır. Türk milleti ve Türk Askeri tarih boyunca, tüm iç ve dış düşmanlara karşı terörle olan mücadelesinde yılmamıştır ve yılmayacaktır. Nitekim, 17 Ekim 2007 Çarşamba günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tarihi bir karar daha alınmış, PKKterörüne karşı Kuzey Irak ve mücavir alanında sınır ötesi operasyon yapılmasına ilişkin tezkere, Genel Kurul’a katılan 526 milletvekilinden 507’sinin oyuyla kabul edilmiştir. Bu durum göstermektedir ki; 75 milyonluk Türk milleti, kendisine yönelik her türlü tehditte olduğu gibi terör tehdidine karşı da tek yürek, tek ses olmuştur. Gerekirse, şanlı Türk ordusuyla birlikte 75 milyon Türk Kuzey Irak’a akacak, her biri birer Mehmetçik olacaktır. Ne yazıktır ki; sınır ötesi müdahaleye ilişkin tezkerenin çıkartılmasının hemen ardından, 20 Ekim Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan kara gecede, kana doymayan katiller sürüsü, yine hain bir pusu kurarak 12 evladımızı şehit etmiş, bir kez daha yüreklerimizi yakmıştır. 16 fidanımızın yaralandığı hain pusuya düşürülen 10 Mehmet’imizden de haber alınamamakta, PKK’nın eline düştükleri tahmin edilmektedir. Pazar günü ise, daha önce de sivilleri hedef almaktan çekinmeyen katiller tarafından kaçış yoluna döşenen mayının patlaması sonucu, düğüne giden 17 masum insanımız yaralanmıştır. İşte bu nokta, sabrın sel olup sınırları aştığı, bıçağın kemiğe dayandığı, hatta dayandığı kemiği parçaladığı noktadır. Türkiye, uluslar arası istihbarat örgütlerinin oyuncağı olacak ülke değildir. ABD’si, AB’si, Irak’ı, Peşmerge’si alenen ülkemizi oyalamaya çalışmaktadır. Sorunun diplomatik yollarla çözümlenmesi, Türkiye’nin PKK ile görüşmeler başlatması, biraz süre tanınması gibi laf kalabalığından öte gidemeyen öneriler yapılmaktadır. PKK’ya da bir yandan yarım ağızla silah bırak çağrısı yapılırken, diğer taraftan özellikle Peşmerge çapulcuları tarafından terörist olarak bile kabul edilmemekte ve her türlü lojistik destek sağlanmaktadır. Türkiye, her şeye rağmen tüm iyi niyetini ve barışçıllığını sonuna kadar kullanmaktan yana bir ülke olduğunu, birkaç gün daha süre isteyenlere olumlu cevap vererek bir kez daha kanıtlamıştır. Ancak, gerek yanı başımızdaki sözde komşularımızdan, gerekse okyanus ötesi mesafedeki bir takım sözde müttefiklerimizden destek gören, kendine sığınak ve askeri yardım bulan PKK’ya karşı sürdürülecek mücadelenin bundan sonraki süreci, ülkemiz için çok büyük önem arz etmektedir. Bugüne kadar verilmiş siyasi tavizler tekrarlanmamalı, yaşananlardan ve gencecik evlatlarımızı kara toprağa gönderen PKK terörünün hainliklerinden dersler çıkarılmalıdır. Türk ulusu vatanına sıkı sıkıya bağlıdır ve yüzlerce yıldır bir arada, kardeşçe yaşamayı başarmış bir millettir. Dolayısıyla bu birlik ve beraberlik ile vatana duyulan sevginin hiçbir zaman, hiçbir zihniyet, anlayış ya da ideoloji tarafından zedelenemeyeceği herkes tarafından açık bir şekilde anlaşılmak zorundadır. Türkiye artık lafla, sözle, vaatle oyalanacak halde değildir!.. Türkiye sel olup akacak, Kandil Dağı’nda çağlayacak, PKK’yı yuvalandığı yerde boğacak, yok edecektir. İnsan hak ve özgürlükleri, demokrasi gibi kutsal kavramları teröre ve terör destekçiliğine paravan yapan bazı ekonomisi çok, insanlığı az gelişmiş ülkeler bu karara karşı çıksalar da, tepki gösterseler de bilinmelidir ki; bu karar Türkiye’nin macera peşinde koşma arayışının değil, meşru müdafaa hakkının kullanılmasına yöneliktir. Türkiye, uluslar arası hukuktan doğan haklarını kullanacaktır. Kaldı ki; bizim için Türkiye’nin bütünlüğü, milletimizin birlik ve beraberliği, Cumhuriyetimizin temel nitelikleri, devletimizin Anayasal kurum ve kuruluşları ile bunların karar ve uygulamaları ve tabi ki Türk Ordusu, her türlü tepkinin, AB sözleşmeleri dahil her türlü uluslar arası kural ve birliklerin, her türlü sınırın kat be kat üzerinde, onlardan kat be kat üstündür. Dolayısıyla, bu vatanı bölüp parçalamaya PKK’nın Kuzey Irak kaynaklı, ABD ve AB destekli gücü yetmeyecektir!.. Ordumuzun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ve devamı sürecinde ülkemizin ayakta kalmasını sağlayan temel ayaklarından biri olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla herkes bilmelidir ki; gerektiğinde, yeri ve zamanı geldiğinde, Türk ordusu PKK’yı kendi ininde yok edecektir. Türk milletini ve elleri tetikte, gözleri sınırda emir bekleyen Mehmetçiği durdurmaya kimsenin gücü yetmeyecektir!.. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Türkiye Cumhuriyeti, tek vatan toprağı ve tek bir bayrak esas alınarak kurulmuş üniter bir devlettir. Bu yapıyı, bu yapıyı oluşturan ilkeleri ve temelleri hiç kimsenin yıkmasına izin verilmeyecektir!.. Değerli Arkadaşlarım, Dünya bir taraftan savaşlar ve terörle boğuşurken, öte taraftan ekonomik krizlerle uğraşmakta, adeta okyanustaki çift yönlü bir burgaçla dibe doğru sürüklenmektedir. Ardı ardına yaşanan küresel krizler, kanla ve parayla kurulan, adına yaldızlı harflerle küreselleşme denilen düzenin, sonunda sürdürülemez noktaya geldiğini göstermektedir. Ucuz işgücü nedeniyle gelişmiş ülkelerdeki yatırımlarını rahatça sömürebilecekleri az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere kaydıran ulus ötesi sermaye, bir yandan bu ülkelerdeki refah seviyesinin gelişmesini engellerken, diğer yandan gelişmiş ülkelerde de işsizliğin artmasına, ücret ve refah seviyesinin gerilemesine neden olmuşlardır. Tüketim alışkanlığının devam etmesi amacıyla sağlanan bireysel krediler ve kredi kartları gibi kolaylıklar da artık çözüm üretmek yerine, geri dönüşünün mümkün olamayacağı bir aşamaya gelindiğinden sorun üretmeye başlamıştır. Gittikçe belirginleştiren bu süreçte aynı zamanda tüketici olan çalışanların refahlarındaki gerileme nedeniyle, üretilen malların satılamaması gibi bir sonuç doğurmaktadır. Üretim fazlası oluşmakta ve kâr oranları gittikçe düşmektedir. İşte dünya genelinde tüketimde yaşanan daralma ve oluşan arz fazlası, krizlere neden olmaktadır. Bu durum, aynı zamanda yeni bir çağın da kapılarını aralamaktadır. Küresel sermaye ya kârdan vazgeçmek veya ürettiklerini satabilmek için çalışanların alım gücünü yükseltmek zorundadır. Bu da ancak, sosyal politikalara geri dönüşle mümkündür. Bu dönüşümün bire bir eskiye dönüş anlamına gelmeyeceği muhakkaktır. Dünya çok büyük bir değişim geçirmiştir ve bu değişim devam etmektedir. Küreselleşme süreci, geri dönüşü mümkün olmayan bir süreçtir. Bu nedenle yaşanacak yeni dönüşümü, küreselleşmenin sosyal politikalarla barışması gibi düşünmek yanlış olmayacaktır. Yani halen sürdürülmekte olan vahşi kapitalist düzen, sosyal politikalarla bir nebze de olsa yumuşatılmak zorunda kalınacaktır. Bu nedenle Sendikalar, ileriye dönük politikalarını oluştururken bu gelişmeyi dikkate almak zorundadır. Bilindiği üzere Sendikalar küreselleşme sürecini önceden görememiş ve bu sürece hazırlıksız yakalanmış, bu nedenle de çok büyük oranda kan ve güç kaybına uğramışlardır. Bizleri bekleyen yeni süreçte de aynı tehlikeler mevcuttur. Bu kez de, sosyal hakların sendikalar dışındaki güçler tarafından verilmesi, hatta adeta altın tepside sunulması, yine sendikaları devre dışı bırakmanın bir yolu olarak kullanılacaktır. Bu yüzden Sendikalar günümüz koşullarına uyum sağlamaya ve modern bir örgüt modeli oluşturmaya çalışırken, tamamen farklı koşullar içerecek yeni bir değişime de hazırlıklı olmak, alternatif bir B planı hazırlamak zorundadırlar. Sendikamız da bu değişim beklentisinden dolayı geleceğe yönelik yeni planlar oluşturmak durumundadır. Ancak öncelikli hedefimiz, 2821 ve 2822 sayılı yasalarda yapılması beklenen değişiklikler doğrultusunda örgütlenme planımızı ve işkolu değişikliğinin gerçekleşmesi halinde derhal harekete geçebilecek şekilde altyapımızı oluşturmaktır. Sizin de bildiğiniz gibi Sendikamız bu yönde yoğun bir çalışma sürdürmektedir. Öncelikle mevcut yapımızı sağlamlaştırmak amacıyla Eğitim ve Teşkilatlanma Servisimiz bünyesinde üye kayıtlarımız bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Ufak tefek eksiklikler de giderildiğinde, tüm üyelerimizle ilgili her türlü bilgiye birkaç tuşa basarak ulaşabileceğimiz bir sistem oluşturulmuştur. Eğitim faaliyetlerimiz de bu amacımıza uygun hale getirilmiş, eğitim seminerlerimizde örgütlenme konusuna özel bir önem verilmiştir. Nitekim önümüzdeki dönem içinde yeni bir eğitim semineri gerçekleştirilecek, bu seminerde öncelikli hedefimiz olan sendikal kadroların örgütlenme konusundaki eksikliklerinin giderilmesi sağlanacak, bu kadrolarımızın tamamı birer örgütlenme elemanı olarak yetiştirilecek ve örgütlenme atağımıza hazır olmaları sağlanacaktır. Ayrıca bu kadrolarımızın üyelerimizi de örgütlenme konusunda bilgilendirmeleri temin edilecek, benimsemiş olduğumuz bire bir örgütlenme modeli doğrultusunda tüm hazırlıklarımız hızla sürdürülecektir. Değerli Arkadaşlarım, Küresel krizler, kaynağı neresi olursa olsun en çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri vurmaktadır. Özellikle Türkiye gibi cari açık ve borç kıskacında olan, ekonomik dinamiklerini sıcak paraya göre oluşturan ülkeler, krizlerden en fazla etkilenen ülkelerdir. Kriz anında derhal ülkeyi terk eden sıcak para, likidite sıkıntısına ve krizin çok kısa bir sürede derinleşmesine neden olmaktadır. Türkiye, son yıllarda kaydettiği ekonomik büyüme ve gelişmeye rağmen ekonomik açıdan çok kırılgan bir ülke konumundadır. Bu kırılganlık, ülkemizde sağlanan ekonomik iyileşmelerin başarı olarak görülmesini ve kabul edilmesini engellemekte, bunların kalıcılığı konusunda kuşku uyandırmaktadır. Türkiye, enflasyonda tek haneli rakamlara alışmıştır. Eylül sonu itibariyle yıllık enflasyon tüketici fiyatlarında yüzde 7,12, üretici fiyatlarında yüzde 5,02 olmuştur. Ekonomik büyüme, küresel kriz nedeniyle yılın ikinci yarısında beklenenin altında gerçekleşse de, altı aylık büyüme yüzde 5,2 olarak gerçekleşmiştir. Bütçe rakamları, hedeflerle uyumlu bir seyir izlemeye devam etmektedir. Eylül sonunda bütçe gelirleri 141,8 milyar YTL olurken bütçe harcamaları 154 milyar YTL, bütçe açığı ise 12,2 milyar YTL olarak gerçekleşmiştir. Ancak olumlu tablo, bunlarla sınırlı kalmıştır. Dış ticarette ihracat artmış, ama ithalattaki artış frenlenememiş, neticede Ağustos sonunda 40,5 milyon dolar dış ticaret açığı oluşmuştur. İhracatın ithalatı karşılama oranı % 62,4’te kalmıştır. Cari açık ise Temmuz sonunda 21,8 milyar dolar olmuş, yılsonu beklentisi 32,5 milyar dolara yükselmiştir. Açıklar, elbette ki borçla finanse edilmektedir. Nitekim ülkemizin iç borç stoku Ağustos sonunda 258,1 milyar YTL’ye, dış borç stoku ise Haziran sonunda 226,4 milyar dolara ulaşmıştır. Ancak maalesef toplumumuzda refah artışı yaşanmamış, aksine refah kaybı oluşmuştur. Bu durum, iyileşmelerin reel kaynaklarla değil, halkımızın sırtına binen, halkımızın cebinden ödenen borçlarla finanse edildiğinin en bariz göstergesidir. Yeni yatırımlar daha çok özelleştirme ve sermaye piyasasında yoğunlaştığından reel yatırımlar gerçekleşmemektedir. Dolayısıyla işsizlik oranları halen çok yüksek seyretmektedir. Eksik istihdamla birlikte toplam işsizlik, yüzde 11,9 seviyesindedir. Ülkemizde halen 2 milyon 300 bin kişi civarında işsiz, yaklaşık 800 bin kişi de gizli işsizdir. Sabit ve dar gelirli kesimlerin gelirinde bir artış yaşanmamıştır. Asgari ücret, halen sefalet ücreti seviyesindedir. İşte ekonomimizi kırılganlaştıran temel sebep, bu tablodan kaynaklanmaktadır. Türkiye, IMF baskısıyla üretmeden tüketmeye yönlendirilmekte, bilgi teknolojileri sayesinde hızla hareket edebilen sıcak paraya boğulmakta, adeta sanal bir cennet havasına sokulmaktadır. Türkiye’nin bir an önce IMF’den kurtulması, öz kaynaklarına yönelerek istihdam yaratacak reel yatırımları teşvik etmesi, bölüşüm ve dağıtım mekanizmalarını adil hale getirerek toplumun refah seviyesini yükseltmesi gerekmektedir. Öte yandan küresel politikalar, sosyal devlete ve dolayısıyla sosyal devletin temel unsuru olan çalışanlara ve sendikalara yönelik saldırıları meşrulaştırmaktadır. Bunun en son örneğini; çalışanların kıdem tazminatı haklarının gaspedilmesine yönelik girişimler oluşturmaktadır. Bilindiği gibi güya istihdam üzerindeki yüklerin kaldırılması amacıyla hazırlanan ve sürekli olarak gündemde tutulan “Kıdem Tazminatı Fonu Yasa Tasarısı”, çalışanların kazanılmış haklarından olan kıdem tazminatlarının bir fona devredilmesini ve 10 yıl çalışmış olma, emeklilik veya ölüm gibi koşulların gerçekleşmesi durumunda ödenmesini öngörmektedir. Son olarak, söz konusu yasa tasarısının 2821 ve 2822 sayılı yasa değişiklikleriyle beraber ele alınması gündeme getirilmiştir. Kıdem tazminatı hakkı, ülkemizde önemli mücadelelerle elde edilmiş, 1975 yılından bu yana tam 32 yıldır uygulanan bir haktır. İlk yürürlüğe girdiği tarihten bu yana da yaklaşık 20 kez düzenleme yapılmış ve her seferinde çalışanların çıkarları gözetilmiştir. Ancak hazırlanan son taslak, hem işleyişte çıkacak önemli aksaklıklar, hem de hak kaybı bakımından çalışanlar için büyük sakıncalar içermektedir. Kıdem tazminatı müessesesi elbette ki çağın gereklerine uygun bir biçimde yeniden düzenlenmeli, çalışma yaşamının yeni kavramlarıyla birlikte geliştirilmelidir. Ancak işçinin bu kutsal hakkını geriletecek, bu hakkın kullanımını zorlaştıracak, çalışanların aleyhine olacak düzenlemelerin kabul edilmesi mümkün değildir. Sendikamız da bu konudaki tavrını açık bir şekilde ortaya koyacak ve bu konudaki her türlü mücadelede Türk-İş çatısı altında yerini alacaktır. Aynı şekilde “Konut Edindirme Yardımı (KEY)” adı altında yıllarca çalışanların ücretlerinden kesilerek ilgili fona aktarılan paralar da, hak gaspının bir başka örneğidir. 1987 – 1995 yılları arasında çalışanlardan kesilen paraların, 20 yıl sürüncemede bırakıldıktan sonra, hak sahipleri ve onların örgütlü temsilcileri olan sendikalarla tartışılmadan, AKP’nin seçim vaadlerinin bir parçası olarak kabul edilen bir yasa ile geri ödenmesi öngörülmektedir. 4.5 yıllık iktidarı döneminde konuyu ele almayan AKP hükümeti, seçim kararının ardından alelacele yasayı Meclis'ten geçirmiştir. Ancak yasa, hak sahiplerinin saptanmasından nemalandırma yöntemine kadar çalışanlar için ciddi hak kayıpları ve riskler içermektedir. Konut Edindirme Yardımı hesaplarının tasfiyesini öngören yasa, yaklaşık 6 milyon işçi ve memuru kapsamaktadır. Ancak hak sahiplerinin sadece 1.5 milyonu saptanmış durumdadır. Bunlar da esas olarak memurlardır. Geri kalan yaklaşık 4.5 milyon hak sahibinin kaydı devletin elinde bulunmamaktadır. Burada, kendisinden kesinti yapılan çalışanların kaydını tutmayan kamu idaresi yüzde 100 kusurludur. Bu kusurun yükü yurttaşlara yüklenemez. Devlet kesinti yapılan tarihlerde kimlerin çalıştığını SSK kayıtlarında saptayıp çıkarabilir. Devletin ve ilgili işyeri ve kurumların ihmali yüzünden, belki de çok sayıda hak sahibinin ödemelerden yararlanması mümkün olamayacaktır. Hak kaybı doğuran en önemli sorun ise düşük nemalandırmadır. Nemalandırma, uygulamayı başlatan 3320 sayılı yasaya uygun olarak yapılmamıştır. Söz konusu yasanın 10. maddesi ve bu yasaya göre çıkarılan uygulama yönetmeliğine göre, kesintilerin Emlak Bankası'nın altı aylık vadeli mevduat faizi, devlet tahvili, Hazine bonosu ve gelir ortaklığı senetleri gibi çeşitli seçeneklerle nemalandırılması gerekirken, Emlak Bankası'nın uyguladığı nema (faiz) komik düzeylerde kalmıştır. Bu düşük nemalandırma sonucunda bu hesapta biriken paralar erimiştir. Öte yandan halen bu hesapların karşılığı olarak Emlak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Fonu’nda bulunan gayrimenkullerin bugünkü değerinin ne olduğu bilinmemektedir. Oysa bu bilgi, hayati öneme sahiptir. Çünkü bu fondaki gayrimenkullerin yüzde 62'si, Konut Edindirme Yardımı hesaplarının karşılığıdır ve ödemeler buradan yapılacaktır. Görüldüğü gibi hesapta biriken paralar enflasyona karşı korunmamış ve değeri tartışmalı gayrimenkule dönüştürülmüştür. Bu durum, çalışanların ciddi bir kayba uğrayacağını göstermektedir. Terörle ve ekonomik çalkantılarla uğraşan Türkiye’nin gündemini meşgul eden bir başka konu da, referandum tartışmalarıdır. Bilindiği üzere 21 Ekim Pazar günü gerçekleştirilen ve yüzde 67 katılımın sağlandığı referandumda, yüzde 69 oyla Anayasa değişiklikleri kabul edilmiş ve Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi benimsenmiştir. Bu referandum ile ayrıca, Cumhurbaşkanlığı görev süresinde 5 + 5 formülü benimsenmiş, hükümetin görev süresi ise 4 yıl olarak kabul edilmiştir. Ancak, şu andaki Cumhurbaşkanımızın bu değişikliklerden önce 7 yıllığına seçildiği, üstelik önümüzde bir Anayasa değişiklik paketi daha olduğu ve bu yeni paketin gerçekleştirilen referandum sonuçlarını etkileyebileceği ve değiştirebileceği göz önüne alındığında, ülkemizde tam bir Anayasa karmaşası yaşanacağı söylenebilir. Değerli Arkadaşlarım, Hepinizin bildiği gibi Sendikamız, topyekun bir mücadeleyle Sanayimize önemli miktarda kadro sağlamıştır. Daha önce özelleştirme kapsamında olduğu gerekçesiyle verilmeyen kadrolar, Sendikamızın olağanüstü çabaları sonucunda Sanayimizin de kapsama girebileceği şekilde hazırlanan 5620 sayılı yasa ile hem Türkşeker fabrikalarına, hem de özelleştirme programındaki fabrikalara kadro sağlanmış, yılda altı aydan fazla çalışan tüm geçici üyelerimizin de bu kadrolardan yararlanmaları temin edilmiştir. Bilahare, Sendikamızın yaptığı görüşmeler neticesinde kanunun uygulama talimatı değiştirilmiş, yılda 6 ayı dolduramayan, ancak fiili olarak 180 gün çalışması olan üyelerimizin de kadro almaları sağlanmıştır. Ayrıca yasadan yararlanması muhtemel olan bazı üyelerimiz için de dava açılması için gerekli hazırlıklar yürütülmektedir. Öte yandan, 22. Toplu İş Sözleşmemizin kapsam maddesi olan 5. maddeye de, yasa kapsamına giremeyen üyelerimizin daha uzun süreli çalışmalarını sağlamaya yönelik bir hüküm ilave edilmiştir. Bu hüküm, şimdilik taleplerimizi tam olarak karşılamasa da, özellikle taşeron çalıştırılmasına ilişkin esaslar ve uzun süreli çalışma konusunda gelecekteki çalışmalarımız açısından önemli bir adım ve temel oluşturmuştur. Sendikamızın kadro çalışmalarına ve geçici üyelerimizin daha uzun süreli çalıştırılmaları konusundaki çalışmalarına ve girişimlerine devam edeceği de bilinmelidir. Ayrıca Sanayimizin geleceğinin garanti altına alınması, pancar tarımının ve pancar şekeri sanayinin korunması yolundaki mücadelemiz de tavizsiz bir şekilde sürdürülecektir. Bilindiği gibi küresel ısınma nedeniyle tüm dünyada büyük bir kuraklık tehdidi yaşanmaktadır. Bugüne kadar uygulanan yanlış ve popülist, yani günlük çözüm üretmeye yönelik, plansız sulama politikaları nedeniyle, bu tehdit ülkemiz açısından daha büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Ancak ülkemizdeki bazı aklı evveller, kuraklığa çözüm üretmek, uygun sulama politikaları ve modelleri oluşturmak yerine işin kolayına kaçmakta, kuraklığın sorumlusu olarak pancar tarımını göstermeye ve pancar tarımını engellemeye çalışmaktadırlar. Pancarın gelişim süreci içinde suya ihtiyaç duyduğu doğrudur. Nitekim pancarın % 70’i sudan oluşmaktadır. Ancak bu suyun büyük bir bölümü, pancarın işlenmesi sırasında doğaya geri dönmektedir. Ayrıca pancar, sahip olduğu oksijen üretme kapasitesiyle bir ormandan daha fazla yağış çekmektedir. Öte yandan, ülkemizde tarımı yapılan bitkilerin büyük bir bölümü pancara yakın oranda suya ihtiyaç duymaktadır. Bu gerçeklere rağmen yaşanan kuraklıktan dolayı pancarı suçlamak, iyi niyet haricinde değerlendirilmesi gereken kasıtlı bir provokasyondur. Bu provokasyonun arkasındaki güçler de maalesef her taşın altından çıkan NBŞ üreticileri ve NBŞ’li gıda üreticileri, yani NBŞ rantiyecileridir. Kuraklığın çözümü “pancar ekmeyelim, çeltik ekmeyelim, patates ekmeyelim,…” diye çığırtkanlık yapmakla bulunamaz. Bunun için öncelikle uygun sulama sistemine geçilmeli, sulama politikaları gözden geçirilerek sürdürülebilir bir politika oluşturulmalı ve suyun doğru kullanımı sağlanmalıdır. Nitekim bu doğrultuda ilk adımı da yine pancar çiftçileri atmışlar, damla sulama yöntemine geçiş konusunda büyük bir atılım başlatmışlardır. Ayrıca bu konuda tüm insanlığın önemli sorumlulukları vardır. Küresel ısınma, insanlık ve doğal hayat için küresel kapitalizmden bile daha ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Küresel kapitalizmin sürekliliği olmayan, sürekli değişen bir düzen olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim yaşanan krizler, üretim fazlalıkları ve kâr oranlarındaki azalma ile bu değişimin işaretleri alınmaya başlanmıştır. Ancak küresel ısınma, geri dönüşü çok zor yıkımlara gebedir. Uzmanlara göre, küresel ısınmanın bu şekilde devam etmesi halinde 10 yıl içinde geri dönülemez noktaya gelinecektir. Şu anda bile kaybedilenlerin yerine konması mümkün değildir. Gerekli önlemlerin alınması halinde ancak mevcut durum korunabilecektir. Yapımın yıkımdan daha zor olduğu doğa kanunları uyarınca, geri dönüşü çok zor olan bu olası felaketin durdurulması, ancak hükümetlerin, uluslararası kuruluşların ve tabii halkların çözüm arayışlarına yönelmelerine, bilim insanlarının ısınmaya dair önerilerinin dikkate alınmasına bağlıdır. Bu konuda önlem alınması amacıyla hazırlanan ve ülkelerin sera gazı salınımlarını sınırlandırmaları esasına dayanan Kyoto Protokolü ise, sadece kağıt üzerinde kalan, formalite bir uygulama olmaktan öteye gidememiştir. Toplam 160 ülkenin küresel ısınmayı önlemek için imza attıkları Kyoto Protokolü, ısınmanın en büyük sorumlusu olan ABD tarafından halen imzalanmamış, imzalayan ülkeler ise önerilen formül işlerine gelmediğinden tam olarak uygulamamışlardır. Yani 2012'de sona erecek olan Kyoto Protokolü için henüz olumlu bir adım atılmamıştır. Ciddi bir yaptırım gücü uygulamadıkça protokolün hayata geçirilmesinin mümkün olmadığı görüldüğünden, 2012’den itibaren ağır yaptırımlar getirilmesi önerilse de, yaptırımsız olanı bile imzalamaktan imtina eden bazı ülkelerin yaptırımları kabul etmesini beklemek hayalcilik olacaktır. Bu nedenle öncelikle küresel konsensüsün sağlanması çok önemlidir. Yani dünyayı kendisine ait bir tüketim eşyası olarak gören ülkelerin ve tüm insanlığın, “dünyanın insana ait değil, insanın dünyaya ait olduğu” görüşünü biraz düşünmeleri gerekmektedir. Ülkemiz pancar tarımı ve pancar şekeri sektörü, çok yoğun ve sıkıntılı gelişmelerle dolu bir dönemden geçmektedir. Şeker Kurumu’nun kapatılması, Şeker Kanunu Değişiklik Tasarıları hazırlanması, NBŞ kotalarının sürekli arttırılması, Ankara ve Malatya Şeker Fabrikalarımızın arazilerinin belediyelere bedelsiz devredilmek istenmesi, Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikalarımızın özelleştirme programına alınarak Özelleştirme İdaresi’ne devredilmesi ve Sümer Holding’e bağlanması gibi bir yığın talihsiz olay, peş peşe, üst üste yaşanmıştır. Sendikamız, olağanüstü mücadeleler sergilemiş, bu mücadeleler ve izlediği isabetli politikalarla olsun, hukuk savaşıyla olsun bütün bu mücadelelerinde son derece başarılı sonuçlara ulaşmıştır. Bu mücadele ve hukuki kazanımlar sonucu; - Şeker Kurumu’na yeniden işlerlik kazandırılmıştır. - Halen zaman zaman bu yönde görüşler gündeme gelse de, hazırlanan Şeker Kanunu Değişiklik Tasarılarının önce lehimize yumuşatılması, ardından rafa kaldırılması sağlanmıştır. - Bakanlar Kurulu kararıyla NBŞ kotalarının her yıl rutin olarak % 50 arttırılmasına karşı 2006 ve 2007 yıllarında açtığımız her iki davada da karar lehimize çıkmış, buna rağmen kararı öğrenen ve kendilerine tebliğ edilmesine kadar geçen sürede 351 bin tonluk NBŞ’yi faturalandıran, yani ranttan vazgeçemeyen fırsatçı üreticiler nedeniyle bu kararlar tam olarak uygulanamamıştır. - Ankara ve Malatya Şeker Fabrikalarımızın arazilerinin belediyelere bedelsiz devrine karşı açtığımız davalarda yürütmeyi durdurma kararları alınmış, davaların esastan görüşülmesi devam etmektedir. - Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikalarımızın özelleştirme programına alınması ve Özelleştirme İdaresi’ne devredilmesine ilişkin olarak Sendikamızın yürüttüğü geniş tabanlı mücadelede ise, hepinizin bildiği gibi pek çok ilk yaşanmıştır. Pancar çiftçileri, şeker işçileri, iktidar ve muhalefet partilerine mensup yöre milletvekillerimiz, Türk-İş, Türkşeker, Pankobirlik, diğer sendikalar ve sivil toplum örgütleri, meslek odaları, yöre esnafı ve halkının katılımıyla gerçekleştirilen mücadelemiz neticesinde fabrikalarımızın ihaleleri önce iki kez ertelenmiş, ardından süresiz olarak iptal edilmiştir. - Yine aynı karara karşı yürüttüğümüz hukuk savaşında da yürütmeyi durdurma kararı alınmıştır ki, her iki sonuç da Sendikamızın haklılığını, sürdürdüğü mücadele ile gerek siyasi iktidarın, gerekse bürokratik kadroların görüşlerimizi kabul ettiklerini, hatta bunun ötesinde aynı görüşleri benimsediklerini göstermektedir. Nitekim bunun bir sonucu olarak 18 Eylül 2007 tarih ve 2007/54 sayılı ÖYK kararı ile Bor, Ereğli ve Ilgın’ın tekrar Türkşeker bünyesine iade edilmesine karar verilmiştir. Bütün bu sonuçlar, siyaseten alınan tüm kararlar ve yargı kararları, Sendikamızın haklılığını defalarca kanıtlamıştır. Ancak, siyasi iradenin ve yargının aldığı bu kararlara rağmen, tabiri caizse yeni Sanayi Bakanı Sayın Zafer Çağlayan’ın büyük işgüzarlığı sayesinde, 9 Ekim 2007 tarih ve 26668 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 8/10/2007 tarih ve 2007/57 sayılı ÖYK Kararı ile, Türkşeker’deki kamu hisselerinin tamamının özelleştirme programına alınmasına karar verilmiştir. Ulusal ve uluslar arası şeker üreticileri ve kartelleri, NBŞ ve NBŞ’li gıda üreticileri gibi anti-şeker lobisinin baskısıyla alınan ve Türkşeker’e iadesi gerçekleşen üç fabrika yerine Türkşeker’in tamamının özelleştirme programına alınmasını öngören bu kararın anlamı, Türkiye’nin şeker sektöründen çekilmesinin, pazar haline gelmesinin alenen kabul ve taahhüt edildiğidir. Sendikamız Şeker-İş, bugüne kadar sürdürdüğü mücadelelerinde şeker sektöründeki özelleştirme girişimlerinin yaratacağı tüm olumsuz sonuçları açıkça anlatmıştır. · Özelleştirme neticesinde sektörün yok oluşa sürükleneceği, · 15 ila 18 fabrikanın kapanmak zorunda kalacağı, · Pancar ve şeker üretimi ile istihdamın daralacağı, · Bu durumda geçimini pancar tarımı ve şeker sektörüyle ilişkilendiren yaklaşık 6 milyon insanımızın olumsuz etkileneceği, · Köyden kente göçün önlenemez bir şekilde hızlanacağı, · Büyük kentlerimizde güvenlik sorunlarının olağanüstü artacağı, · Kırsal kesimlerde ise terörün ülke güvenliğini tehdit edecek boyutlara ulaşacağı, · Taşımacılık, hayvancılık, maya sektörü, yem sanayii, zirai mücadele, tarım aletleri gibi yan sektörlerin de olumsuz etkileneceği ve ülkemizin iddialı olduğu pek çok yan sektörün yok olacağı, · Yöresel ekonominin ve ülke ekonomisinin pek çok dalının sekteye uğrayacağı, · Yörelerde ve ülkede yaratılan ve paylaşılan katma değerde geri dönüşü mümkün olmayan kayıplar yaşanacağı, · Sonuçta şeker sanayinin bütünüyle çökeceği, · Stratejik önemi olan pancar şekeri üretiminin biteceği, · Böyle bir durumda gümrük duvarlarının da koruyucu olamayacağı ve sonuçta Türkiye’nin, ABD ve AB gibi büyük şeker üreticisi ülkelerin, şeker ticaretiyle uğraşan çok uluslu şirketlerin ve NBŞ üreticisi dev kartellerin pazarı haline geleceği açıkça ortaya konmuştur. Bugün gelinen noktada, bu olası sonuçların hiçbiri değişmiş değildir. Bu olumsuzlukların giderilmesi adına atılan herhangi bir adım mevcut değildir. Şeker-İş olarak; yeni bir çalışma yapılmadan, alternatif bir yöntem geliştirilmeden, yaşanabilecek olumsuzluklar konusunda herhangi bir önlem alınmadan, maliyetlerde minimizasyon sağlanmadan, teknolojik yenilenme gerçekleştirilmeden, daha önce verilen sözlere rağmen sektörel kesimlere danışılmadan, tam tersine bu kesimler yok sayılıp dışlanarak, “ben yaptım, oldu” mantığıyla, oldu bittiye getirilerek alınan bu kararı kabul etmemiz mümkün değildir. Şeker-İş Sendikası, bu olumsuzlukların giderilmesi için kaçak şekerin önlenmesi, kimyasal tatlandırıcı ve NBŞ kullanımını sınırlandıracak şekilde Türk Gıda Kodeksi’nin yeniden düzenlenmesi, NBŞ kotalarının AB ortalaması olan % 2 seviyesine çekilmesi, AB ülkelerinde olduğu gibi sektörün kendi kendine finansmanını sağlayacak bir Şeker Fonu kurulması, AB Şeker Rejimi Reformu’nun ülkemize etkilerinin dikkate alınması gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Ancak bu konularda da maalesef hiçbir olumlu adım atılmamıştır. Dolayısıyla bu durum, mücadelemizi yeni bir aşamaya, yeni bir dönüm noktasına getirmiştir. Bugüne kadar daima belirttiğim gibi, ulaşılan başarılı sonuçları mücadelemizin sonu değil, ancak nihai hedefimize ulaşmak için izlediğimiz yoldaki mihenk taşları olarak gören ve geçen süre boyunca mücadeleden vazgeçmeyen Sendikamız Şeker-İş, bundan sonra da tüm azmi ve kararlılığıyla mücadelesine devam etmek zorundadır. Bu çerçevede; öncelikle sektörümüzün geleceğine yönelik tüm tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmemiz, sektörümüzün mevcut durumunu korumasını ve mümkün olduğunca gelişmesini sağlamamız gerekmektedir. Bunun için de mücadelemiz ve bu mücadele çerçevesinde diğer kişi ve kurumlarla tesis edilen birlikteliklerimizin güçlendirilerek sürdürülmesi son derece önemlidir. Yine aynı çerçevede sektörümüzün yaşatılması için gerekli adımların bir an önce atılması sağlanmalı, sektöre yönelik yeni bir strateji geliştirilmesi, sektörün aksayan yönlerinin ve eksikliklerinin tespit edilerek giderilmesi ve mevcut sorunların bir an önce aşılması gerekmektedir. Bunun için de öncelikle sektörün otofinansman sisteminin oluşturulması büyük önem taşımaktadır. AB örneğinden yola çıkılarak Şeker Kanunu’nda gerekli değişiklik bir an önce yapılmalı, pancar ve şeker üreticileri, şeker ithalatçıları ve tüketicilerin katkılarıyla sektörün kendi kendini finanse etmesini sağlayacak bir Şeker Fonu kısa zamanda oluşturulmalıdır. Ayrıca sağlıklı işleyecek bir sistem ve sürdürülebilir üretim için gerekirse yaralara neşter vurulmalı, sektörle ilgili tüm kesimler sorumluluk almalı, herkes elini taşın altına koyabilmelidir. Hepinizin de çok iyi bildiği gibi önümüzde bir 2014 hedefi vardır. 2014 yılı, sektörümüz açısından hayati öneme sahiptir. Çünkü hem AB şeker rejimi reformunun bu yılda tamamlanması, hem de Türkiye’nin AB’ye bu yılda tam üye olması söz konusudur. AB reformu nedeniyle dünya şeker piyasasında 4 milyon ton açık oluşması ve şeker fiyatlarının yükselmesi beklenmektedir. Öte yandan tüm dünyada enerji tarımına yönelme eğiliminde büyük bir artış görülmektedir ve temel şeker hammaddeleri olan şeker pancarı ve şeker kamışı giderek artan oranda biyoetanol üretiminde kullanılmaktadır. Bu da dünyadaki şeker açığını ve şeker fiyatlarını yine artış yönünde hareket ettirecektir. Bu nedenle Türkiye, maliyetlerini minimize ederek mevcut kotalarını koruyabildiği, hatta daha da geliştirerek pancar üretimini 20 milyon tonlara ulaştırabildiği takdirde, coğrafi konumunun da etkisiyle şeker sektöründe geleceğin yıldız ülkesi olacaktır. Bunları gerçekleştirememesi halinde ise, şeker sektörü giderek daha da zayıflayacak, AB’ye tam üyelik durumunda ülkeler arası kota transferi nedeniyle kalan kotasını da kaybedecek, büyük şeker üreticisi ülkelerin ve NBŞ üreticilerinin pazarı haline gelecektir. Şeker sektörünün stratejik önemi yanında dünya şeker piyasasında açık olacağı beklentisi, pek çok ülkede şeker üretiminin teşvik edilerek arttırılmasına yol açmıştır. Özellikle Brezilya, Hindistan, Çin, Tayland, Endonezya, Filipinler, Mısır, Kenya, Mozambik, Sudan, İran, Rusya gibi ülkeler şeker üretimlerini sürekli olarak arttırmaktadırlar. Örneğin Rusya, 2007/2008 döneminde bir önceki yıla göre şeker üretim alanlarını yüzde 24, şeker pancarı üretimini ise yüzde 37 oranında arttırmıştır. Son dört yıldaki artış, şeker pancarı alanlarında yüzde 35, şeker pancarı üretiminde ise yüzde 50 olmuş, ayrıca ülkedeki şeker rafinerilerinin kapasitesi de, ithal edilen 3,4 milyon tonluk ham şekeri işleyebilecek şekilde genişletilmiştir. Rusya gibi pancar tarımına elverişli olmayan, hektar başına pancar verimi 32 tonu zor bulan, 30 milyon ton pancardan 3,2 milyon ton şeker elde edebilen bir ülkenin bile var gücüyle şeker üretimini arttırmaya çalışması ve bu amaçla ciddi adımlar atması, Türkiye’nin de artık bu gerçekleri görerek kendisine dayatılan değil, asıl ihtiyacı olan politikaları üretmesi gereğini ortaya koymaktadır. Ancak ne yazık ki; Türk Şeker Sanayi yıllardır çok büyük ihmallerin, rant hesaplarının, özelleştirme sevdasının, pek çok yanlış politikanın kurbanı olmaktadır. Özellikle 4634 sayılı Şeker Kanunu’nda yer alan pancar şekeri sektörü aleyhindeki hükümler sektörün sağlıklı işlemesini ve gelişmesini zorlaştırmaktadır. Sektörü düzenlemesi beklenen yasa, tam tersine sektörde kaos oluşturmuş, gerilemeye neden olmuştur. NBŞ sektörüne tanınan imtiyazlar nedeniyle daralan şeker sektörü, kaçak şeker, kaçak üretim ve satış, kimyasal tatlandırıcı ithalinin olağanüstü artması ve kontrolsüz kullanımın yaygınlaşması gibi nedenlerle büyük bir kaosun içine itilmiştir. Bundan en fazla etkilenen de Türkşeker olmuştur. Şeker Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2001 yılında Türkşeker 9 milyon 105 bin ton pancar işlemiş, 1 milyon 247 bin ton şeker üretmiştir. Bu tarihten sonra ülke genelinde üretilen şeker miktarı değişmemiş, ancak 2006 yılında gelindiğinde, özelleştirilerek ve özelleştirme programına alınarak bünyesinden ayrılan fabrikaların da etkisiyle işlenen pancar 6 milyon 425 bin tona, üretilen şeker ise 860 bin tona düşmüştür. Yine de pazarlama problemleri yaşanmış ve 2002 yılından 2005 yılı sonuna kadar sırasıyla 528 bin, 302 bin, 444 bin ve 530 bin ton yılsonu stoku oluşmuştur. 2006 yılında ise Sendikamızın kaçak şeker ve tatlandırıcı ithalatına karşı yürüttüğü mücadele sonucu sınırlarımızdaki önlemlerin arttırılması ve tatlandırıcı ithalatının denetim altına alınmasıyla birlikte yılsonu stoku 368 bin tona kadar gerilemiştir. 4634 Sayılı Şeker Kanununun yürürlüğe girmesinden önce; şeker fabrikalarının kuruluş yıllarında tekel durumunda olan ve yüzde 100 pazar payına sahip bulunan T.Ş.F.A.Ş’nin pazar payı; özel statü kazanan fabrikalar ve 1997 yılında üretimine başlanan alternatif tatlandırıcılar nedeniyle yüzde 80’lerden yüzde 50’lere kadar düşmüştür. 4634 sayılı Şeker Kanununun yürürlüğe girmesi ile de bu oran kota bazında yüzde 41,66’a kadar gerilemiştir. Gerçekleşen satışlar itibariyle ise Türkşeker’in pazar payı; - 2002/2003 döneminde yüzde 49,00 - 2003/2004 döneminde yüzde 45,93 - 2004/2005 döneminde yüzde 42,50 - 2005/2006 döneminde yüzde 41,70 - ve; Bor, Ereğli Ilgın Şeker Fabrikalarımızın Sümer Holding bünyesinde bulunduğu 2006/2007 döneminde yüzde 15,73 olmuştur. Bu da göstermektedir ki sektörümüz, Sendikamızın çabalarıyla halen ayaktadır ve mücadelemiz devam ettiği müddetçe de ayakta kalmaya devam edecektir. Bu Başkanlar Kurulumuzun temel amacı, Sendikamızın gerek özelleştirme, gerekse örgütlenme konusunda izleyeceği politikaları tartışarak geliştirmektir. Dolayısıyla sizlerin burada aktaracağınız görüş ve önerileriniz, Sendikamızın önümüzdeki dönemlerde gerçekleştireceği mücadele ve faaliyetlere ışık tutacaktır. Başkanlar Kurulu toplantımızın Teşkilatımıza, Sanayimize ve Türk Çalışma Hayatına hayırlı olmasını diler, hepinize saygı ve sevgilerimi sunarım. Şeker - İş Genel Başkanı İsa GÖK