Şeker-İş Genel Başkanı İsa GÖK'ün Başkanlar Kurulu Açış Konuşması (Ankara, 05 Eylül 2007)


Şeker-İş Merkez Yönetim ve Başkanlar Kurulu Üyesi Değerli Arkadaşlarım, İçinde bulunduğumuz günlerde, hem dünyada, hem ülkemizde, hem de Sanayimizde ve Türk çalışma hayatında çok önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Komşumuz Irak’ta yıllardır süren işgal insan hakları savunucuları tarafından sergilenen ibret alınası insanlık dramlarıyla birlikte sürerken, ülkemizle birlikte tüm bölgeyi de tehdit etmeye başlamıştır. Kuzey Irak’ın peşmerge yönetimine terk edilmesiyle birlikte burada devletleşme çabasına giren peşmergeler, Türkiye’nin ve diğer bölge ülkelerinin güvenliğini tehdit edebilecek kadar şımarmışlardır. Yıllarca Türk pasaportuyla dolaştığını unutan peşmerge başı, ABD’nin açık desteğiyle ülkemize karşı küstahça bir tavırla aleni tehditler savurmaktadır. Bölücü örgüt PKK’ya her türlü desteği sağlayarak, ülkemizin üzerine salmaktadır. Peşmergelerin ABD’nin talimatıyla hareket ettikleri bilindiğine göre, bu terörist faaliyetlerin altında da yine ABD’nin parmağının bulunduğu açıktır. Tüm dünyada terörist ilan edilen PKK’ya karşı açıktan açığa destek veremeyen ABD, böyle dolaylı desteklerle bölgedeki kargaşayı devam ettirmeye, böylece bölgedeki hegemonyasını sürdürmeye çalışmaktadır. Kısaca ABD, Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak için, neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan o ünlü “böl, parçala, yönet” taktiğine başvurmaktadır. Aynı amaçla Irak’ın üniter yapısını ortadan kaldırarak federasyon sistemini yerleştiren ABD, Irak petrol gelirlerinin % 17’sinin Kuzey Irak’a bırakılmasını sağlayarak peşmergelerin mali açıdan da güçlenmesinin yolunu açmıştır. Bunun altında da yine Türkiye’ye yönelik karanlık oyunlar mevcuttur. Bu sayede bölgedeki refahı arttırmayı amaçlayan ABD, Türkiye’nin bölünmesine yönelik süreci hızlandırmak, hayallerini süsleyen bölge haritasını bir an önce hayata geçirmek istemektedir. ABD, her fırsatta Büyük Ortadoğu Projesi’nin merkezini oluşturduğu açıklanan Türkiye üzerindeki etkinliğini arttırma gayretindedir. Türkiye’deki karmaşa, en çok ABD’nin işine yarayacaktır. Türkiye’nin istikrarsızlığı, ABD’ye muhtaçlığının devam etmesi anlamına gelecektir. Türkiye’nin parçalanması, ABD’nin her bir parça üzerindeki etkisini arttırması anlamına gelecektir. Dahası bu durum sadece ABD’nin değil, Türkiye’yi bir tür uydu ülke durumuna getirmek isteyen AB ülkeleri için de geçerlidir. Bu nedenle PKK terörüne, bu kanlı örgütün arkasındaki ABD ve peşmerge güçlerine karşı sessiz kalmakta, göz yummakta, bazıları da el altından destek vermektedir. Ülkemize karşı her fırsatta insan hakları havarisi kesilen gelişmiş ülkeler, PKK kıyımını görmezden gelmektedir. Türkiye’nin kendini koruma ve terörü engelleme çabalarını da engellemeye çalışmaktadırlar. Arkasındaki güç ve desteklerle cesaretlenerek yeniden palazlanan PKK terörü ise, masum insanlarımızın, gencecik evlatlarımızın kanlarını akıtmaya devam etmektedir. Hemen her gün saldırı ve şehit haberleri gelmektedir. Büyük kentlerimizde kalabalık merkezlere yönelik saldırılar düzenlenmekte, turizm bölgelerimizde yaşanan orman yangınlarının ardında PKK izleri bulunmakta, turizmimiz baltalanmaya çalışılmaktadır. Amaç, Türkiye’ye, Türkiye ekonomisine ve istikrarına mümkün olan en ağır zararı verebilmektir. Ancak Türk devleti ve Türk milleti, bu karanlık odaklara gereken cevabı her zaman vermiştir ve bundan sonra da verecektir. Bunca çabaya, bunca baskıya rağmen, Türkiye’yi bölmeyi başaramamışlardır ve bundan sonra da başaramayacaklardır. Bu konuda milletimize düşen görev de, kendisine empoze edilmeye çalışılan yapay kimlik bunalımına düşmemek, milli birliğimize aykırı düşen kimlik arayışlarına son vermek, birlik ve beraberliğimizi korumak için kenetlenmektir. Bu vatan üstünde, Türk bayrağı altında yaşayan ve bu toprakları vatanı bilen herkesin tek bir kimlikte, TÜRK kimliğinde kucaklaşması gerekmektedir. Bu ülkenin evlatları, Çanakkale Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza savaşmışlar, birlikte kanlarını dökmüşler, canlarını vermişler, birlikte şehit olmuşlar, yan yana defnedilmişlerdir. 23 Nisan 1920’de ilk kez toplanan Büyük Millet Meclisi ve ardından Cumhuriyetin ilanından ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan itibaren oluşturulan tüm Millet Meclislerinde, alt kimlik – üst kimlik ayrımı yapılmadan, ülkenin dört bir yanından ve halkın her kesiminden temsilcilerin bu meclislerde yer aldıkları görülmektedir. Türk tarihinde, aynı bayrak altında yaşayan hiç kimse, hatta başka ülke vatandaşı dahi olsa, ayrımcılık yaşamamıştır. Bugün empoze edilmeye çalışılan suni ayrımcılıklar da Türk halkının sağduyusu ile bertaraf edilecektir. İçinde bulunduğumuz bu süreç, Türkiye’ye bir kez daha dostunu, düşmanını tanıma fırsatı yaratmıştır. Yıllardır körü körüne bağlandığımız ülkelerin, sandığımız kadar dost olmadığını, ülkemizin kötü duruma düşmesini dört gözle beklediklerini de ortaya koymuştur. ABD, ülkemizi zayıflatmak adına bir yandan teröre yatırım yaparken, diğer yandan IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar, Soros Vakfı’nın uzantısı sivil toplum örgütleri ve küresel sermaye gibi güçler yoluyla ülkemizi sıkı bir denetim altında tutmaktadır. AB ülkeleri de sessiz kalarak ABD’yi desteklemekte, ülkemizde ortaya çıkacak kargaşa ve istikrarsızlık ortamından yararlanmanın hesaplarını yapmaktadır. 50 yıldır kapısında beklediğimiz AB ülkeleri, 3 Ekim 2005’te Müzakere Çerçeve Belgesi’nin imzalanmasına rağmen hala ülkemizin tam üyeliğinden duyduğu rahatsızlığı her fırsatta açıkça ifade etmekte, her fırsatta müzakereleri yavaşlatma ve baltalama gereği duymaktadırlar. Tam üyeliği Türkiye’nin AB’yi hazmetme kapasitesine bağlamalarına rağmen, kendileri hala Türkiye’yi tam olarak hazmedememişlerdir. Bilindiği gibi Türkiye ile AB arasında müzakerelerin 25 başlıkta yapılması planlanmıştır. Ancak aradan geçen iki yıla rağmen, bu güne kadar müzakereye açılabilen başlık sayısı 3’tür. Öte yandan, iki yıl önce Türkiye ile aynı zamanda üyelik müzakerelerine başlayan Hırvatistan ile müzakereleri başlatılan başlık sayısı 12’dir. Bu durum bile, Türkiye’nin AB içinde istenmediğinin açık bir göstergesidir. Kaldı ki; AB ülkelerinin başkanları, başbakanları, dışişleri bakanları gibi siyasi otoriteleri de, sık sık Türkiye’nin AB içinde yerinin olmadığını, Türkiye için tam üyelik dışında alternatifler düşünülmesi gerektiğini dile getirmekte, Türkiye’nin AB’nin üyesi değil, uydusu olması gerektiğini her fırsatta ifade etmektedirler. Almanya Başbakanı Merkel’den sonra, yeni seçilen Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy de Türkiye’yi AB’nin dışında tutmak için Akdeniz Birliği gibi saçma sapan önerilerde bulunmaya başlamıştır. Türkiye’nin Avrupa ülkesi olmadığını, dolayısıyla AB’ye tam üye olamayacağını ileri sürmüş, kendisine yöneltilen Kıbrıs’ın Avrupa ülkesi olup olmadığı yönündeki soruları ise cevapsız bırakmıştır. AB, Türkiye’yi bugüne kadar tam üyelik vaadiyle açıkça oyalamıştır. Şimdi iş ciddiyete dökülünce de çark etmeye çalışmaktadır. Ancak anlaşılmaz olan, ülkemizi yöneten siyasilerin Türkiye’yi istemediği açıkça belli olan AB’ye tam üyelik için neden bu kadar ısrar ettikleridir. AB’nin misyonunu tamamladığı, artık bitirilmesi gerektiği yönünde ciddi tartışmaların yapıldığı günümüzde, çökmek üzere olan bu birliğe girmek Türkiye için hayati önem taşımamalıdır. Türkiye, kendi alternatiflerini yaratmalı, kendine yeni bir yol çizmeli, yakın tarihimizdeki olayların kanıtladığı dostlarını ve düşmanlarını iyi ayırt ederek geleceğini yeniden şekillendirmelidir. AB Türkiye için bir gereklilik değildir. Ama Türkiye, AB için önemli bir gerekliliktir. AB için Türkiye, genç nüfusuyla, askeri gücüyle, iç ve dış dinamikleriyle sürekli büyüyen bir pazardır. Ancak AB’ye gümrük birliği gibi, uydu üyelik gibi alternatif bağlarla bağlanıldığı sürece AB’nin Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkacağı bilinmelidir. Bu bağlarla AB, karşılıksız olarak Türkiye’den her istediğini elde etmektedir. Her türlü tavize katlanan ise Türkiye olmaktadır. Bu tavizlerle Türkiye, kapütilasyonlar devrine geri döndürülmüş, bağımsızlık için dökülen şehit kanları heba edilmiştir. Bu duruma artık bir son verilmeli, AB’ye yönelik tavizler yeniden gözden geçirilmeli, karşılığı olmayan ve milli değerlerimizi tehdit eden tavizler verilmemelidir. İçinde bulunduğumuz dönem, dış politika açısından olduğu kadar, iç dinamikler açısından da büyük önem taşımaktadır. Bildiğiniz gibi 22 Temmuz’da, Türkiye bir demokrasi sınavı daha vermiş, genel seçimler gerçekleştirilmiştir. Bu seçimler, her ne kadar birinci parti olacağı tahmin edilse de, umulmadık bir oy oranına ulaşan AKP’nin ezici üstünlüğüyle sonuçlanmıştır. Sandıkta oluşan milli irade, AKP’nin halkın neredeyse yarısının desteğini kazandığını ortaya koymuştur. Bundan sonra oluşan yeni Meclis’te yeniden bir Cumhurbaşkanlığı seçim süreci yaşanmıştır. Milletin iradesini tam olarak yansıtan yeni TBMM’nin Genel Kurulu'nda yapılan 3'üncü tur oylamada, 339 oy olan Abdullah Gül Türkiye'nin 11'inci Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Böylece Cumhurbaşkanlığı seçimleri konusundaki tüm tartışmalara da son nokta konmuştur. Türkiye bu süreçlerden yine birlik ve beraberliğini koruyarak, siyasi ve ekonomik istikrarını güçlendirerek çıkmıştır. Böylece Türk halkı, geçtiğimiz döneme damgasını vuran alt kimlik – üst kimlik, laik – antilaik tartışmalarını ortaya atarak, ülkemizde gruplaşmalar ve bölünmeler yaratmak isteyenlere, ülkemizi yeniden 1980 öncesinin karanlık ortamına çekmek isteyenlere, çeşitli müdahale senaryolarıyla demokrasimizi zedelemek isteyenlere gereken cevabı vermiştir. Ayrıca bu seçimler, Türkiye ekonomisinin kırılganlığını korumakla birlikte, geçmişteki kadar zayıf da olmadığını ortaya koyması açısından önemlidir. Geçmişte yaşanan her seçimde büyük darbe alan, tüm dengeleri değişen ve sarsılan ekonomimiz, bu kez seçimlerden dolayı ufak bir dalgalanma bile yaşamamıştır. Ancak bu esnada, ABD’deki batık mortgage kredilerden kaynaklanarak tüm dış piyasaları ve özellikle de aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkeleri vuran global krizin etkisiyle, önemli bir kriz dönemi atlatılmıştır. Yani ABD’nin “aksırması” sonucu tüm dünya adeta “öksürük nöbeti” geçirmiştir. Yaşanan kriz, Türkiye gibi cari açık problemi çeken ülkelerde daha ağır etkiler yaratmıştır. Spekülatif yatırım alanlarındaki sıcak para, elindeki tüm menkul varlıkları bir gün içinde nakde çevirerek ülkeyi terk etmiş, ardından menkul kıymet borsalarında yoğun bir satış trafiği yaşanmış ve borsa değerleri hızla düşerken, dolar hızla değer kazanmıştır. Ülkemiz yıllarca süren ve tamamen iç dinamiklerinden kaynaklanan kriz ortamından nihayet belli oranda kurtulmuş olsa da, küresel ekonomik politikalar neticesinde bu kez dış ekonomik gelişmelere karşı duyarlılığı artmıştır. Nitekim bu yılın Nisan ayında başlayan ve hemen hemen Ağustos sonuna kadar süren kriz, ülkemizin bu duyarlılığını ve dış gelişmelere karşı kırılganlığını bir kez daha göstermiştir. Üstelik krizin hemen ortaya çıkan bu etkilerinin yanında, uzun süreli etkilerinin de olacağı bilinmelidir. Her ne kadar kamuda krize karşı yapısal bir takım önlemler alınmış olsa da şirketlerin ve bireylerin borç stoklarının aşırılığı nedeni ile Türk ekonomisinin global krizden etkilenmesi kaçınılmaz olmuş ve Türkiye, gelişmiş piyasalardan daha fazla hasar görmüştür. Bu nedenle yeni hükümetin öncelikle ekonomik olarak çok büyük risk ve çalkantılara gebe olan dünya piyasalarının durum analizini iyi yapması, kriz dalgasından en az seviyede etkilenmemiz için reel sektörün içinde bulunduğu durgunluğu aşıcı ve kriz bağımlılığını azaltıcı, yatırıma, üretime ve istihdama dönük politikaları gecikmeden hayata geçirmesi gerekmektedir. Türkiye son yıllarda, yeniden kaybetmeyi göze alamayacağı ekonomik ilerlemeler elde etmiş ve istikrar kazanmıştır. Sağlanan iyileşmelerin sosyal ve toplumsal maliyeti çok yüksek olmuş, yarım yamalak da olsa ekonomik istikrarı sağlayabilmek için çok büyük bir bedel ödenmiştir. Uygulanan sıkı para ve maliye politikaları neticesinde bütçe disiplini sağlanmış, enflasyon tek haneli rakamlara gerilemiştir. 2007 yılı için belirlenen bütçe açığı hedefi 16,8 milyar YTL iken, yılın ilk 6 ayında açık 5,9 milyar YTL’de kalmıştır. Bu durum, seçimler nedeniyle bütçe disiplininden taviz verilmediğini göstermektedir. Enflasyon ise, 2007 yılı başındaki dalgalanmanın etkisinden kurtularak yeniden yüzde 10’un altına düşmüş, Ağustos sorunda yıllık enflasyon yüzde 7,39 olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu iyileşmelerin karşılığında kamu yatırımlarında ve harcamalarında, özellikle de eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal harcamalar ile maaş ve ücret ödemelerinde büyük kısıntılara gidilmiştir. Yatırımlar durma noktasına gelmiştir. Bunun yanı sıra yüksek miktarda sıcak para girişinin, yüksek borçlanma eğiliminin ve düşük kur politikasından kaynaklanan ithalat artışının etkisiyle, 2006 yılında ve 2007’nin ilk çeyreğinde ekonomimiz tahminlerin üzerinde büyümüştür. Türkiye, 2006 yılında yüzde 6, 2007’nin ilk çeyreğinde yüzde 6,7 oranında bir büyüme hızına ulaşmıştır. Ancak sağlanan bu büyüme, üretim ve yatırımlara dayanmadığından, reel bir büyüme değildir. Büyümenin temel dinamiklerinden biri olan sıcak para, en küçük bir risk anında ülkemizi terk edebilecek, ekonomimiz üzerinde çok kısa vadede ağır bir baskı oluşturabilecektir. Bu durumda düşük kur politikasını sürdürmek de imkansız hale gelebilecek, aşırı kur artışı hem dış ticaretimiz, hem de borç stokları üzerinde olumsuz etki yaratacaktır. Halen Türkiye’nin iç borç stoku 256,1 milyar YTL’ye, dış borç stoku ise 213,4 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye hızla bir borç batağına sürüklenmektedir. Bu durum, Türkiye’nin kaynaklarının uzun yıllar boyunca dışarıya akmaya devam edeceğini göstermektedir. Yani sağlanan büyümeden Türkiye’nin değil, borçlu olduğumuz iç ve dış kaynakların yararlanacağı anlamına gelmektedir. Kısacası; Türk halk yoksullaşırken, iç ve dış rantiyeler ve sermayedarlar zenginleşecektir. Nitekim, ekonomideki iyileşmelerin bir türlü halka yansıtılamaması da bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu hızla büyüyen bir ekonomide işsizliğin bir türlü düşürülememesi ve halkın refah seviyesinin bir türlü yükseltilememesi de bunu açıkça göstermektedir. Yılda % 6 büyüyen Türkiye’de halen 2,3 milyon kişi işsizdir. Öte yandan, açlık sınırı 627 YTL’ye ulaşmış, yoksulluk sınırı 2 bin YTL’yi aşmışken, adına asgari ücret denen sefalet ücreti 585,- YTL ile açlık sınırının da altında bir seviyededir. Türkiye’nin bu duruma gelmesinin nedeni, ekonomimizin IMF politikalarına teslim edilmesidir. IMF politikaları, borçlandırma esasına dayanmaktadır. IMF’ye elini veren ülke, ağır bir borç yükü altına sokulmakta, sonunda sadece kolunu değil, neredeyse tüm varlığını IMF’ye ve dolayısıyla IMF’nin arkasındaki ABD, AB ülkeleri, küresel sermaye gibi güçlere kaptırmaktadır. Türkiye de ekonomik bağımsızlığını kaybetmiş durumdadır. Dahası, bu güçlerin Türkiye’nin iç işlerine, çıkaracağı kanunlara, izleyeceği sosyal politikalara, siyasi karar ve adalet mekanizmalarına kadar karışma cüretini gösterdikleri bilinmektedir. Bu da ülkemizin siyasi bağımsızlığının da risk altında olduğunu, tehlike eşiğinden geçmeden gerekli tedbirlerin alınması, Türk halkının ve Türkiye’nin kanını emen bu sülüklerden bir an önce kurtulması gerektiğini göstermektedir. Ne yazık ki; bu gerekliliğe rağmen siyasi iradenin tercihi halktan yana olmamakta, ısrarla IMF boyunduruğu devam ettirilmektedir. Bunun en bariz göstergesi, IMF’nin baskılarıyla çalışanların kazanılmış hakkı olan kıdem tazminatını gasp etmeye yönelik girişimlerdir. İşçilerin 70 yıllık kazanımı kıdem tazminatına yönelik ciddi bir tehlike olan Kıdem Tazminatı Fonu tasarısı ısıtılıp ısıtılıp gündeme sürülmektedir. Bakanlığın elinde bulunan Kıdem Tazminatı Fonu Kanunu taslağı yasalaşırsa, işten çıkarmada kıdem tazminatı ödenmeyecek ve kıdem tazminatı bir tür emeklilik ikramiyesine dönüştürülecektir. Kıdem tazminatı, işçi ve işveren arasındaki bir alacak ilişkisi olmaktan çıkacaktır. Bu haliyle Kıdem Tazminatı Fonu, zaten sınırlı olan iş güvencesini ve sendikalaşmayı tamamen yok etme aracı olarak kullanılabilecektir. Fon kurulursa işverenler daha kolay ve daha çok işçi çıkartabilecektir. Mevcut durumda işveren, örneğin 20 yıl kıdemli bir işçiyi işten çıkarmak istediğinde 20 aylık ücreti tutarında kıdem tazminatı ödemek zorundadır. Ancak eğer fon uygulaması başlarsa, işveren aynı işçiyi kıdem tazminatı ödenmeden işten çıkarabilecektir. İşten çıkarmanın işveren için hiç bir maliyeti ve caydırıcı tarafı kalmayacaktır. Dolayısıyla Kıdem Tazminatı Fonu uygulaması, zaten zor olan örgütlenmenin önüne yeni bir engel olarak çıkacaktır. Ancak çalışanların 70 yıllık kazanılmış hakları olan kıdem tazminatı hakkını koruma konusunda son derece kararlı oldukları bilinmeli, ortaya çıkabilecek sonuçlar iyi değerlendirilmelidir. Ülkemizdeki çalışma barışının ve sosyal istikrarın korunması için kıdem tazminatı konusunda mevcut uygulama korunmalı, aksayan noktalar düzeltilmelidir. Öte yandan Hükümet, seçime çeyrek kala Konut Edindirme Yardımı hesaplarında toplanan paraları, hak sahiplerine ödeme kararı almıştır. Buna ilişkin olarak hazırlanan 5664 sayılı “Konut Edindirme Yardımı Hak Sahiplerine Ödeme Yapılmasına Dair Kanun” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek 22 Mayıs 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Yaklaşık 6 milyon hak sahibini ilgilendiren Konut Edindirme Yardımı hesabında 386.9 milyon YTL bulunduğu açıklanmıştır. Bu durumda ana para ve faizi ile birlikte kişi başına 500 YTL düzeyinde bir ödeme yapılacağı tahmin edilmektedir. Konut edindirme yardımı hesaplarının tasfiyesini yürütecek olan Emlak GMYO, hak sahiplerini ve bunlara ödenecek nema ve anapara tutarlarını tespit ederek Resmi Gazete'de ilan edecektir. Söz konusu süreç, yasada 6 ay olarak belirlenmiştir. Ancak Bakanlar Kurulu kararıyla en fazla üç ay daha uzatılabilecektir. Bu aşamadan sonra kişiler, Emlak GMYO’ya başvurarak ödemeleri talep edebileceklerdir. Yetkililer, hak sahiplerinin Resmi Gazete'de ilanına kadar vatandaşların herhangi bir şey yapmalarına gerek olmadığını açıklamışlardır. Temennimiz, bunun bir seçim vaadi olarak kalmaması, bir an önce gerekli işlemler tamamlanarak hak sahiplerine ödeme yapılmasıdır. Değerli Arkadaşlarım, Bildiğiniz gibi Sendikamız, son yıllarda özelleştirmeye karşı olağanüstü mücadeleler vermiştir. Teşkilatımızın desteği, birlik ve beraberliği, bizlere inanan ve mücadelemize büyük destekler sağlayan kurum ve siyasi kadrolar ile kardeş teşkilatların da katılımıyla sürdürülen bu olağanüstü mücadelelerimiz, sizlerin de şahit olduğu gibi olağanüstü başarılarla taçlanmıştır. Sendikamız, Türkiye’nin en büyük organizasyonunu gerçekleştirmiş, sektörle ilgili Pankobirlik, Türkşeker gibi kurum ve kuruluşların yanı sıra iktidar ve muhalefet partilerine mensup yöre milletvekillerini, Türk-İş ve bağlı sendikaları, meslek odaları ile diğer sivil toplum örgütlerini, yazılı ve görsel basını, akademik çevreleri, Türk çiftçisini ve Türk halkını aynı platformda buluşturmuş, mücadelesine ortak etmiştir. Bu etkin mücadeleler ve izlediği isabetli politikalar neticesinde Şeker-İş Sendikası, Türkiye’deki 25 yıllık özelleştirme tarihinde bir ilki başarmış, ihale süreci önce iki kez ertelenmiş, ardından süresiz olarak iptal edilmiştir. Bunların da ötesinde Sendikamız, siyasi çevrelerin ve kamu kurumlarının, yani devletin özelleştirmeye bakış açısında değişiklik yaratmıştır. Bunun en bariz kanıtı da, yargı yolunda elde edilen sonuçlar olmuştur. Attığımız her adım ülkemizin bağımsız yargı organları tarafından verilen kararlarla güçlenmiş ve desteklenmiştir. Buna en son örnek de; Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikaları’nın Özelleştirme İdaresi’ne devrini öngören ÖYK kararına karşı açtığımız davada alınan yürütmenin durdurulması kararı olmuştur. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından yayınlanan gerekçeli kararın ekinde “4046 sayılı Kanunun amacı, iktisadi devlet teşekküllerinin, bunların müessese, bağlı ortaklık, işletme, işletme birimleri ile varlıklarının ve iştiraklerindeki kamu paylarının ekonomide verimlilik artışı ve kamu giderlerinde azalma sağlamak için özelleştirilmelerine ilişkin esasları düzenlemektedir. Dava konusu edilen ÖYK Kararı ile özelleştirme programına alınan Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikaları pancar ve şeker üretimi yönünden ülkemizin en elverişli bölgesinde bulunmakta olup, özel şeker fabrikaları ile rekabet gücü olan, düşük maliyetle şeker üreten ve Türkşeker’in bilançosunu olumlu etkileye fabrikalardır.” şeklindeki açıklamanın ardından, dava konusu edilen ÖYK Kararının, 4046 sayılı Kanunun amacına aykırılık teşkil ettiği belirtilmektedir. Bu husus, Sendikamızın savunduğu görüşleri de aynen yansıtmakta, özetlemektedir. Özelleştirmenin amacı eğer ekonomide verimlilik artışı ve kamu giderlerinde azalma sağlamaksa, özelleştirme verimsiz olan ve zarar eden, dolayısıyla devletin sırtına ek yük getiren, özel sektör ağırlıklı piyasalarda çalışan ve özelleştirilmesi durumunda gerçekten verimlilik ve karlılık sağlayacak, özel sektör içinde büyüyerek yeni istihdam yaratabilecek kuruluşlardan başlatılmalıdır. Ancak bugüne kadar ülkemizde sürdürülen özelleştirme anlayışı, devleti yükten kurtarmak değil, acil kaynak yaratmak şeklinde oluşturulduğu için, karlı ve stratejik kuruluşların satışına öncelik verilmiştir. İşte Sendikamızın başvurusuyla alınan bu yargı kararı, bugüne kadar sürdürülen bu özelleştirme anlayışının da değişmesi gerektiğini, hatta devletin en önemli kuruluşlarının özelleştirme görüş ve anlayışlarının değişmeye başladığını göstermektedir. Kanımca bu husus, özelleştirmenin engellenmesinin de ötesinde bir başarıdır. İnşallah bu anlayış farkı, tüm kurum ve kuruluşlar tarafından kısa sürede algılanarak hayata geçirilir. Ancak daima belirttiğimiz gibi alınan bu sonuçlar, bizim ulaşmak istediğimiz nihai hedefe giden yoldaki mihenk taşlarından ibarettir. Türkiye bir an önce gerekli yasal değişiklikleri yaparak AB Şeker Rejimi’nin vazgeçilmezi olan Şeker Fonu’nu ülkemizde de kurmak, Şeker Kurulu’nu sektörün tüm kesimlerini temsil edecek şekilde yeniden düzenlemek ve sektörün sosyal ayağını oluşturan çalışanlara bu Kurulda yer vermek mecburiyetindedir. Ayrıca ne pahasına olursa olsun, AB’ye tam üyelik tarihi olarak belirlenen ve AB Şeker Rejimi Reformu’nun tamamlanacağı yıl olan 2014 yılına kadar mevcut kotalarını korumak, hatta yılda 20 milyon ton pancar kotasına erişmek, NBŞ kotasını AB ortalaması olan % 2’lere düşürerek pancar şekeri sektörünün önünü açmak zorundadır. AB Şeker Reformu sonrasında, dünya piyasalarında 3 – 4 milyon ton şeker açığı oluşacağı, tüm dünyanın yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmesinden dolayı bu açığın daha da artacağı ve neticede dünya piyasalarında şeker fiyatlarının yükseleceği beklenmektedir. Türkiye, şeker üretimini koruduğu ve geliştirdiği sürece şeker açığının kapatılmasında önemli bir rol üstlenebilecek, coğrafi konumunun ve önemli şeker ithalatçısı Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine yakınlığının da getireceği avantajla dünya şeker piyasasının lider ülkelerinden biri durumuna gelebilecektir. Aksi takdirde ülkemiz, büyük şeker üreticisi ABD ve AB ülkeleri ile uluslararası şeker kartellerinin pazarı olacaktır. Bunun da ötesinde, bugün tüm dünya yenilenebilir enerji kaynaklarına ve bu çerçevede biyoetanol üretmek amacıyla enerji tarımına yönelmiş durumdadır. Pancar da, en verimli biyoetanol hammaddelerinden biri olduğu için, tüm dünyada önemi artmıştır. Özellikle son iki yılda şeker pancarı ve şeker kamışının biyoetanol üretiminde yoğun olarak kullanılması neticesinde şeker arzında daralma yaşanmış ve dünya borsalarında şeker fiyatları yükselmiştir. Türkiye de, enerjide yüzde 80’in üzerinde dışa bağımlı bir ülkedir. Bu bağımlılık nedeniyle ekonomimizde büyük bir baskı ve kırılganlık oluşmaktadır. Petrol fiyatlarındaki en ufak değişiklik, kat kat fazlasıyla ekonomimize yansımaktadır. Bu dışa bağımlılığı minimum seviyeye indirmenin yolu, alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmekten, bu kapsamda mümkün olduğu kadar pancar ekilmesinden ve şeker üretiminden arta kalan pancarın biyoetanol üretiminde kullanılmasından geçmektedir. Pancar üretiminin en kısa zamanda 25 – 30 milyon tona çıkarılması sağlanmalıdır. Bu nedenle, bu hedeflere ulaşıncaya kadar mücadelemiz sürdürülecektir. Ancak özellikle ve önemle belirtmek istiyorum ki; önümüzdeki dönemler, Sendikamız ve Sanayimiz açısından daha büyük zorluklar getirebilecektir. 22 Temmuz’da gerçekleştirilen genel seçimlerden daha da güçlenerek çıkan mevcut siyasi iktidarın ilk hedefinin özelleştirme olduğu, yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte pancar şekeri sektörü ile ilgili olumsuz gelişmelerin yaşanması, uzak bir ihtimal değildir. Dolayısıyla Sendikamız ve Teşkilatımız, her an her türlü gelişmeye karşı hazır olmalı, her türlü mücadeleyi göze almalı ve zaman geçirmeden bu mücadelelerin altyapısını oluşturmalıdır. Pancar çiftçileri, yöre esnafı ve halkı başta olmak üzere kurulan birlikteliklerin devam ettirilmesi ve bu konudaki çalışmalarımızın en etkin şekilde sürdürülmesi gerekmektedir. Özelleştirme ihalelerinin iptalinden sonra da özelleştirme kapsamında tutulan sektörümüzün yaşatılması için yeni bir stratejinin belirlenmesi, aksaklıkların tespit edilerek giderilmesi, giderilemiyorsa gerektiğinde bir neşter vurulması, mevcut sorunların bir an önce bertaraf edilmesi şarttır. Öte yandan verdiğimiz mücadeleler, bizlere diyalogun ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Bu nedenle yöre milletvekillerimiz ve iktidar partisine mensup kadrolar ile ilişkilerimizin güçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Sektörümüze yönelik olarak gerekli tedbirler zamanında alınmazsa, kalıcı bir çözüm geliştirilemezse, Türkiye Pazar olmaktan kurtulamayacaktır. Bu nedenle artık “Birileri pancar eksin, biz de şeker üretelim” tarzındaki soğuk ve sorumluluk almaktan uzak yaklaşımlar yanlış olacaktır. Eğer sektörümüzün geleceğini garanti altına almak, kaderini belirlemek istiyorsak, bizlerin de elimizi taşın altına sokmamız, pancarın ekiminden son şekerin üretilmesine ve revizyona kadar sektörle ilgili her türlü kararda söz sahibi olmamız zorunludur. Bu nedenle de geniş tabanlı bir organizasyon, mücadelemiz açısından çok önemlidir. Sendikamızın kazandığı başarıların temellerinden birinin de bu organizasyon ve örgütlenmeler olduğu unutulmamalı, bu oluşumlar daha da geliştirilerek devam ettirilmelidir. Öte yandan, pancar tarımına ve şeker sektörüne yönelik saldırıların dozu da her geçen gün artmaktadır. Son olarak şeker pancarı, küresel ısınma nedeniyle yaşanan kuraklığın sorumlusu olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Tarımsal verilerle uyuşmayan ve asla rasyonel olmayan bu yaklaşım; kanımızca şeker pancarı üzerinde bugüne kadar oynanan oyunların, hazırlanan senaryoların ve süregelen saldırıların bir devamı niteliğindedir. Ülkemizde, şeker pancarı ekim miktarının tarla ürünleri içerisindeki payı, yüzde 1,95’tir. Türkiye genelindeki sulama alanlarının ise sadece yüzde 6,5'i pancar üretimine ayrılmıştır. Münavebeli olarak üretilen ve aynı alana dört yılda bir ekilebilen pancarın diğer bitkilere göre daha fazla su tükettiği gibi bir yaklaşım kesinlikle doğru değildir. Aynı alanlarda pancar dışında yetiştirilen ve vegetasyon dönemleri pancardan daha kısa olan buğday, mısır, ayçiçeği ve fasulye vb. gibi diğer münavebe ürünlerinin su ihtiyacı ve su tüketimi de birbirlerine ve pancara oldukça yakındır. Şeker pancarı, bünyesinde yüzde 75 oranında su bulunduran bir bitkidir. Bu, şekerin pancar özsuyu içinde çözelti şeklinde kalabilmesi için gereklidir. Bünyedeki su, pancarın işlenmesi sürecinde posa ve diğer yan ürünler ile son ürünler içinde doğaya geri dönmektedir. Kristal hale gelen nihai ürün olan şekerde ise ancak nem olarak tabir edilen düzeyde su bulunmaktadır. Ayrıca Türkşeker, başta şeker pancarı olmak üzere tüm bitki sulamalarında üreticileri yağmurlama sulama sistemine yönlendirme çalışmalarına 1980'li yıllarda başlamıştır. Bu sayede pancar çiftçisi, su kaynaklarına ve suyun etkin kullanımına ilişkin en fazla duyarlılık gösteren üretici olmuştur. Günümüzde de, Konya Şeker’in de büyük katkılarıyla damlama sulama uygulamalarına geçiş öncülüğü başlatılmış durumdadır. Tüm bunlar göstermektedir ki, pancarın kuraklığın sebebi olduğu yönündeki suçlamalar son derece mesnetsiz ve kötü niyetli iddialardır. Dolayısıyla Sendikamız, bu iddialarla ve bunları ortaya atanlarla sonuna kadar mücadele edecektir. Değerli Arkadaşlarım, Bu dönemde Sendikamız, hukuk alanında bir başka sevindirici gelişme daha yaşamıştır. NBŞ kotalarının her yıl rutin olarak % 50 arttırılması yönündeki Bakanlar Kurulu Kararına karşı ikinci kez açılan davayı da kazanarak bir kez daha haklılığını kanıtlamıştır. Bilindiği üzere bu konudaki ilk dava, 28 Aralık 2005 tarihinde açılmıştır. Danıştay 13. Dairesi’nin talebimizin reddedilmesi üzerine, Sendikamızca Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na itiraz edilmiş ve Kurul tarafından yürütmenin durdurulmasına karar verilmiştir. Bu Danıştay kararına rağmen 27 Ocak 2007 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile NBŞ kotasının 2006/2007 pazarlama yılı için de % 50 arttırılması üzerine, Sendikamızca 29 Ocak 2007 itibariyle yeniden Danıştay’a başvurularak kararın iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava açılmıştır. Davayı görüşen Danıştay 13. Dairesi, daha önceki kararı da emsal alarak yeniden yürütmenin durdurulmasına karar vermiştir. Değerli Arkadaşlarım, Bilindiği gibi Sendikamızın geçtiğimiz dönem içindeki mücadeleleri bunlarla sınırlı kalmamış, Sanayimize kadro sağlanması ve kadro eksikliğinin giderilmesi konusunda da son derece yoğun bir mücadele sergilenmiştir. Konunun Türk-İş Yönetim Kurulu ile Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN arasında yapılan görüşmelerde gündeme gelmesi ve geçici işçilerin kadroya geçirilmesi yönünde çalışma başlatılması üzerine derhal harekete geçerek başta siz değerli şube başkanlarımız olmak üzere tüm teşkilatımızın da katılımıyla ve büyük bir hızla girişimlerde bulunmuş, Sendikamızın bu süreçte son derece etkili olması, hatta çalışmaların adeta merkezini oluşturması sağlanmıştır. Hükümetin gerçekleştirdiği kadro çalışmalarının başlangıcında, sadece yılda 11 – 12 ay çalışan işçilerin kadroya geçirilmesi, özelleştirme kapsamındaki kuruluşlar ile kampanya ve mevsimlik işçilerin yasa kapsamı dışında bırakılması düşünülmüştür. Ancak Sendikamızın olağanüstü çabaları neticesinde, kampanya ve mevsimlik işçiler ve özelleştirme kapsamındaki kuruluşlar dahil olmak üzere yılda en az 6 ay çalışan tüm geçici işçilerin kadroya aktarılmaları benimsenmiş ve yasa taslağı bu şekilde oluşturulmuştur. Çalışmaların sonucunda, Hükümet tarafından hazırlanan 5620 sayılı “Kamu İdare, Kurum Ve Kuruluşlarında Geçici İş Pozisyonlarında Çalışanların Sürekli İşçi Kadrolarına Veya Sözleşmeli Personel Statüsüne Geçirilmeleri, Geçici İşçi Çalıştırılması İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”, 4 Nisan 2007 günü TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve ardından Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Yasa ile; Türkşeker fabrikalarıyla birlikte, Sümer Holding’e aktarılan Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikalarında yılda 6 ay ve daha fazla çalışan geçici işçi statüsündeki üyelerimiz, kadro olanağına kavuşturulmuştur. Sanayimizin, geçici işçi çalıştıran diğer kamu kurumlarıyla aynı haklardan hiçbir ayrım gözetmeksizin yararlanması temin edilmiştir. Bu çerçevede Sanayimiz bünyesinde yürütülen tespit çalışmaları tamamlanmış olup, belirlenen listeler onay aşamasında bulunmaktadır. Sağlanan kadroların Sanayimize, Şeker-İş Topluluğuna ve üyelerimize hayırlı olmasını diliyorum. Ayrıca geçici üyelerimizin fiili çalışma süreleri ile aylık prim ve hizmet belgelerinde yer alan çalışma sürelerindeki farklılık nedeniyle prim belgelerinde çalışma süresi 6 aydan eksik görülen üyelerimizin mağduriyetlerinin önlenmesi ve yasadan yararlanmalarının sağlanması amacıyla girişimlerde bulunan Sendikamızın bu çabaları sonucu, yasanın uygulama esasları yeniden belirlenmiştir. Maliye Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı tarafından alınan ortak karar ile kanunda geçen “toplam altı ay süre” ifadesinden fiilen 6 ay veya 180 gün olarak çalışılan sürelerin esas alınacağı bildirilmiştir. Bu çerçevede gerekli çalışmalar yapılarak, bu uygulama değişikliğinden yararlanacak üyelerimiz sürekli işçi kadrolarına aktarılacaktır. Sendikamızın yasanın hazırlanması sürecine müdahil olmasının amacı, mümkün olduğunca fazla sayıda geçici işçinin kadro olanağına kavuşturulmasıdır. Hükümetin olanakları dahilinde yapılabilecek her şey sonuna kadar zorlanmış olmasına rağmen, gelinen noktada halen 6 aydan az çalışan geçici üyelerimiz için bir mağduriyet söz konusu olmuştur. Bu durumun da halen devam etmekte olan 22. Dönem Toplu İş Sözleşmemiz ile belirli bir şekilde iyileştirilmesi için mücadele edilmektedir. Bilindiği gibi 2007 Yılı Kamu Kesimi Toplu İş Sözleşmeleri ile ilgili olarak Türk-İş ile Hükümet arasında prensip anlaşmasına varılmıştır. Sendikamız da halen uyuşmazlık sürecinde bulunan toplu sözleşme görüşmelerini bu anlaşma doğrultusunda sürdürmüştür. Ancak 5620 sayılı yasa kapsamı dışında kalan ve kadro alamayan geçici üyelerimizin uzun süreli çalışmalarını temin etmek üzere kapsam maddesi olan 5. madde ile birlikte bazı idari maddeler üzerinde halen görüşmeler ve çalışmalar sürmektedir. Değerli Arkadaşlarım, Konuşmamı tamamlamadan önce bir kez daha örgütlenmenin önemini vurgulamak istiyorum. Bilindiği gibi 2821 sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’na ilişkin olarak hazırlanmış değişiklik tasarıları mevcuttur. Bu tasarıların yasalaşması durumunda Şeker İşkolu ile Gıda İşkolu birleştirilecek ve Sendikamız Gıda İşkoluna dahil olacaktır. Gıda işkolu ülkemizdeki en yoğun işkollarından birisidir. Bu nedenle Sendikamızın ciddi bir örgütlenme stratejisi belirleyerek büyük bir örgütlenme atağı gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bunun için de, yasa değişikliği yapılmadan önce gerekli altyapı oluşturulması büyük önem taşımaktadır. Bu hedef doğrultusunda Sendikamız eğitim çalışmalarında örgütlenme konusuna geniş yer ayırmakta, konuya ilişkin yayın hazırlıklarını sürdürmekte, gerekli personelin istihdamı konusunda somut adımlar atmakta, gerekli stratejinin oluşturularak, hareket planımızın belirlenmesi yönünde çalışmalarda bulunmaktadır. Bu aşamada, başta siz değerli şube başkanlarımız olmak üzere tüm teşkilatımıza sorumluluk düşmektedir. Sendikamızın bu mücadelesinde başarılı olması, teşkilatımızı oluşturan tüm birimlerin ve tüm üyelerin gerekli örgütlenme bilincine sahip olması ve aktif birer örgütlenme gönüllüsü gibi çalışmasına bağlıdır. Öte yandan bu mücadele, Sendikamızın mali açıdan da son derece güçlü olmasını gerektirmektedir. En azından belli bir üye potansiyeline kavuşuncaya kadar Sendikamızın kaynaklarının önemli bir kısmının örgütlenme faaliyetlerine ayrılması gerekmektedir. Bu konuda, başta siz değerli şube başkanlarımız olmak üzere tüm teşkilatımızın gerekli anlayışı ve desteği göstereceğinizden kuşkum yoktur. Başkanlar Kurulu toplantımızın Teşkilatımıza, Sanayimize ve Türk Çalışma Hayatına hayırlı olmasını diliyor, hepinizi en derin saygı ve sevgilerimle selamlıyorum. Şeker - İş Genel Başkanı İsa GÖK