TÜRK-İŞ’imizin çokdeğerli Genel Başkanı ve ekibi, federasyonlarımızın çok değerli genelbaşkanları ve yöneticileri, PANKO’muzun çok değerli Genel Müdürü, çok değerlimisafir arkadaşlarım, Şeker-İş’imizin, Şeker-İş sektörünün kaderine damgasını vuracak çokdeğerli delege arkadaşlarım; öncelikle Şeker-İş Sendikamızın 19. Olağan GenelKurulunun TÜRK-İŞ camiamıza, çalışma hayatına, Şeker-İş’imize ve ülkemizehayırlara vesile olması dileğiyle sözlerime başlamak istiyorum.
GenelKurulumuzun açış konuşmasına içinde yaşadığımız olayların ne anlama geldiğinisorarak ve bunun cevabını arayarak başlamak istiyorum.
Bugün içinde yaşadığımız dünya konjonktürü nedir? Dünyada ve buna bağlıolarak ülkemizde ve yakın çevremizde neler olmaktadır? Öncelikle bunlara birbakmamız gerekir. Bunu anlamaya çalışmak; dünyadaki değişmeleri, bu değişmeeğilimlerinin Türk ve İslam coğrafyasındaki yansımalarının irdelenmesidemektir. Meselenin ikinci boyutu, doğrudan doğruya Türkiye ile ilgilidir.Dünyada yaşanan değişmelerin bölgemize tesirleri ve Türkiye’nin bu dışkonjonktürle münasebetleri nasıldır? Ülkemizde yaşanan sosyal, siyasal süreçlerbizce neyi ifade etmektedir? Öncelikle bunların cevabını vermek ve üzerindedurmak istiyorum.
Bu ülkede yaşıyorsak; ülkeye, temsil ettiklerimize, insanlarımıza,kurumsal yapılarımıza karşı sorumluğumuzun bilinciyle ortaya bir görüş koymakmecburiyetindeyiz. Bu bizim görevanlayışımız olduğu kadar, ahlaken ve vicdanen de yapmamız gereken bir iştir.
Üzerindedurmamız gereken diğer bir husus ise işçi hareketinin dünya üzerinde karşıkarşıya bulunduğu sorunlardır. Bu bağlamda ele almak istediğimiz; Türkiye’niniçinde bulunduğu sosyoekonomik ve sosyopolitik şartlar içerisinde karşı karşıyabulunduğu sorunlar ile Türk işçi hareketinin konumu ve sendikal mücadelenin bumeseleler karşısındaki vizyonudur.
Değerlikonuklarımız ve delegelerimiz; bugün dünyada büyük değişmeler yaşanmaktadır. Buyaşanan olayları anlamadan, dünyayı kavramadan yapılacak her şey, atılacak heradım eksik kalacak ve yeni sorunlar yaratacaktır.
İki kutupludünyanın çöküşünden sonra dünya sisteminin değişmesiyle yaşanan büyük şokuluslararası politikadan ekonomiye; teknolojiden yeni bölgesel çatışmalarakadar birçok olayın çıkmasına ve yaşanmasına sebep olmuştur.
Bunlardanilki 1990’lı yılların başından başlayarak halen devam eden, dünya çapındaistikrarsızlıklara yol açan “uluslararası sistemin dengesizlik sorunudur.”
Bilindiğiüzere iki kutuplu dünya, dengeyi ifade etmekteydi. Bu sistemin çökmesiylebirlikte ABD bütün uluslararası sistemi tek başına belirleyecek bir konumagelmiş ve bu durumu değişik politikalarla yerleşik hale getirmeye ve avantajadönüştürmeye yönelmiştir.
Velhasılbununla birlikte ABD dünya üzerinde hegemonyasını siyasi, askeri ve ekonomikolarak kurmaya başlamıştır.
Bu süreçyaşanırken başta ABD olmak üzere pek çok ülkenin içinde yer aldığı kapitalistsistem de kısır bir döngü içine girmiştir. Üretimin sürekli artmasına karşıtalep eksikliği sorunu yaşayan bu sistem çözüm olarak küreselleşmeyiyaratmıştır.
Küreselleşmeile milli ekonomileri ele geçirmek için geliştirilen başlıca yöntem iseözelleştirme olmuştur. Ekonomide verimliliği arttıracağı iddiasıyla halklarınözelleştirme karşısında uyutulması sonucu dünyada pek çok ülke ekonomisigelişmiş batı devletlerine muhtaç hale gelmiştir.
İnsanlığınkader çizgisini hızla ortak bir noktaya sürükleyen küreselleşme süreci nedirdiye sorduğumuzda;
· Kıtlık, kuraklık, mevsimseldeğişmeler, iklim sorunları, küresel ısınma gibi olaylardan oluşan karamsartablo bölgesel değil bütün insanlığın ortak kaderi olmuştur.
· Yeryüzünde milyonlarcainsanın maruz kaldığı kitlesel ve salgın hastalıklar, artık herhangi birülkenin sorunu olmaktan çıkmış ve bütün insanlık için bir tehdit halinedönüşmüştür.
· Bugün insanlığı çaresizlikduygusuna sevk eden yoksulluk oranı dünyada her geçen gün artmaktadır.
· Uyuşturucu ve benzeridurumlar başta genç nesil olmak üzere bütün insanlığı tehdit etmektedir.
·
Şüphesizbunlara daha fazlasını ilave edebiliriz. Burada öncelikle üzerinde durmamızgereken husus, insanlığın ortak kaderi karşısında, ortak bir akılla, ortakçözümler bulma ihtiyacıdır. Bunun yolunun ise küresel süreçlerdekieşitsizliklerin ortadan kaldırılmasından geçtiği açıktır.
Sayınmisafirler ve değerli delegeler; küreselleşme sürecinin ekonomik, siyasal,ideolojik teknolojik ve uluslararası dinamikleri olduğu bilinen bir husustur.
Bugün budinamikleri bilerek bunları yönetmek üzere politikalar üreten ve bupolitikaları dünyanın her tarafında uygulayan, çıkarlarını küresel ölçektetatmin etmek için hiçbir ölçü tanımayan ABD’yi; son yedi yıldır bütün insanlıkdeğerlerini hiçe sayan müdahaleleri ve vahşet politikalarıyla kendicoğrafyamızda ibretle görmekteyiz.
ABD, 11Eylül saldırısını bahane ederek bütünüyle saldırgan bir stratejiyimeşrulaştırarak hareket etmektedir.
Afganistan’ınişgali; orada kukla bir yönetimin işbaşına getirilerek, bölge ekseninde biregemenlik stratejisine dönüştürülmüştür. ABD kendi çıkarlarını küresel ölçektebu yeni sürecin olanaklarıyla bütünleştiren bir çaba içindedir.
Bunun birbaşka göstergesi ise Irak’ta yaşanan işgal ve bugünde halen devam eden vahşetedönüşmüş katliamlardır.
ABDstratejik olarak Orta Doğu’yu genişletilmiş bir stratejiyle kontrol etmekistemektedir. Bu konuda tavır ve yöntem açıktır. ABD, hegemonyasını kurabilmekiçin hiçbir sınır ve kural tanımamaktadır. Bunun bedelini ödeyenler isegünahsız milyonlarca insan, binlerce kadın ve çocuklar ile vatanı işgaledilmiş, katliama maruz bırakılmış ülkelerdir.
ABD yenistratejisi gereği sadece işgal, saldırı ve katliam yapmakla kalmamakta; bunubölgede ülkelerin sınırlarını değiştirmek ve “milli devlet” yapılarınızayıflatmak ve tasfiye etmek için acımasız politikalarını uygulamaktadır.
Bunun anlamı açıktır. ABD Ortadoğu bölgesindegüçlü milli devlet yapılarının oluşmasına fırsat vermek istememektedir. Kendisininkontrol edebileceği “etnik kimliklere” dayalı devletler ya da federatif yapılarkurmak, hegemonyasını; kendisine muhtaç hale getirdiği zayıf devlet yapılarıüzerinden geliştirmek ve sürdürmek istemektedir.
ABD’ninIrak işgali sürecinde, Türkiye’ye karşıetnik ayrılıkçılığı destekleyen, dostane olmaktan uzak tutumu ortadadır.Bölgeye demokrasi götürmek iddiasıyla yapılan katliamların ve uygulananvahşetin bu iddiayla üzerinin örtülemeyeceği açıktır. Ayrıca Türkiye’ye karşıaldığı tavır, “terör örgütüne” gösterdiği “koruma ve kollama” girişimleri veTürk askerinin başına çuval geçirmeye kalkışacak kadar ileri giden mesnetsizolaylar asla unutulur türden değildir.
Gerçek olanşudur ki, Türkiye, bölgenin en gelişmiş, en demokratik ve en güçlü konuma sahipülkesidir. Demokrasiye saygı duyanlar, Türkiye’ye her şeyden önce destek vermekdurumundadırlar.
SadeceABD’nin değil AB ülkelerinin de aralarında bulunduğu birçok batı ülkesi,Türkiye’nin terörle mücadelesinde Türkiye’yi yalnız bırakmakla kalmamış, bütünüyleterörün Avrupa’da örgütlenmesine destekçi olmuş ve Türkiye’ye dönük kanlısaldırıları yapan katilleri beslemişlerdir.
Avrupaülkeleri tarafından Türkiye’nin demokratik bir ülke olması göz ardı edilerek,Türkiye’nin milli bütünlüğünü tehdit eden terör örgütünü birçok anlamdadesteklemişlerdir. Bununla birlikte eli kanlı teröristlere gösterdiklerimüsamaha ve korumayı Avrupa’da yaşayan Türk işçilerine göstermemişlerdir.
Değerlikonuklarımız ve delegelerimiz; Türkiye uzun süren soğuk savaş dönemi sonrasında,ortaya çıkan dış politika seçenekleri konusunda çok önemli fırsatlarlakarşılaşmıştır. Açıkçası fırsatların yeterince değerlendirilemediği ortadadır.
Türkiye,Kafkaslarda meydana gelen oluşumlar karşısında başta Azerbaycan’ın yaşadığısorunlar olmak üzere birçok konuda etkili politikalar üretememiş ve bu durumTürkiye’nin inisiyatifini kaybetmesine yol açmıştır.
Kafkasya coğrafyası Türkiye için çok önemli bir yoldur. Bu yolun kapısıAzerbaycan’dır. Hatta denilebilir ki sadece Kafkaslar değil bütün Türk Dünyasıiçin Azerbaycan önemli ve kilit bir noktadadır. Bu bölgede yapılacak yanlışpolitikalar Türkiye’yi Orta Asya enerji kaynaklarından bütünüyleuzaklaştıracaktır.
Türkiyeiçin Kafkasya’nın önemi ve Azerbaycan’ın bölgedeki rolünü sadece doğal gaz,petrol gibi kaynaklarla açıklamak yetersiz olacaktır. Azerbaycan; Türkiye içinstratejik bir müttefik ve aynı zamanda Türkiye-Kafkasya işbirliği için deAvrasya coğrafyasına ve Türk Dünyasına uzanan gerçek tarihsel bir imkândır.
Türkiye’ninenerji politikaları yönetiminde etkin bir rol oynaması ise bütünüyle bupolitikaların yani Kafkasya’da üstleneceği misyona bağlıdır.
BuradaTürkiye-Ermenistan ilişkilerinin, Türkiye’yi Kafkasya’da etkisiz hale getirmekisteyen ve Batı stratejisine uygun, yönlendirilme tehlikesiyle karşı karşıyaolduğunu hatırlatmak isterim. Onlar Türkiye’ye baskı yapmak, Ermenistanüzerinden, Türkiye’yi Kafkasya’dan uzaklaştırmak istemektedirler. Türkiye butuzağa düşmemelidir.
Türkiye’nindış politikada kendi coğrafyasında ilişkiler ve dostluklar geliştirmesi,Kafkaslardan Balkanlara; Türk Dünyasından Ortadoğu’ya geniş bir işbirliğizemini oluşturmaya yönelmesi, tarihinin olduğu kadar küresel sürecin de önümüzekoyduğu bir mecburiyettir.
Bu bakımdanSuriye, İran ve Balkan ülkeleriyle yeni ilişkilerin geliştirilmesi çokönemlidir.
İranüzerinde ayrıca durmak gerekmektedir. Batıya ve o bölgenin lideri ABD’ye rağmenİran’ın gelişimini sürdürmesi önemli bir olaydır.
ABD’ninIrak’ı işgalinden sonra İran’a yönelik tehditleri, “nükleer tesis” gerekçesiyleyeni bir bölgesel kriz ve savaş arayışı anlamına gelen yaklaşımı endişevericidir ve asla kabul edilecek şeyler değildir. Türkiye; bulunduğu bölgede,siyasal rejimleri farklı olsa da dost ve kardeş ülkelerle işbirliği zemininigeliştirmek için, meselenin barış içinde çözülmesinde önemli bir konumasahiptir.
Sayınmisafirler ve değerli delegeler; bölgede yaşanan olayların yanı sıra, Türk dışpolitikasının neredeyse son yıllardaki mesaisinin çoğunu harcadığı AvrupaBirliği ile ilişkilerin ayrı bir önemi bulunmaktadır.
Türkiye’ninAB ile ilişkileri tam bir yılan hikâyesine, bitmek tükenmek bilmeyen bir öyküyedönüşmüştür.
Türkiye’ninAB’ye üyelik konusunda kararlı ve istekli tavrı yıllardır ortaya koyduğuçabalarla açıkça ortadadır. Hatta bu çabalar neticesinde AB üyeliği sürecininbir baskı aracı olarak görülmesiyle AB yönetimi Türkiye’den ülkenin çıkarlarıaleyhinde taleplerde bulunmayı her durumda bir fırsat bilmiştir. “AB üyeliğiniistiyorsanız şunu yapmak zorundasınız” gibi nerede ise şantaja varan biryaklaşım şekline dönüşmüştür.
Türkiye’nintoplumsal varlığı, bağımsızlığı ve ulusal bütünlüğü konusunda milletimizinyüzlerce hatta binlerce yılda inşa ettiği kardeşliği yok sayarak, Türkiye’yimezheplere, inançlara ve etnik temellere göre kimlik tanımlamaya zorlayıcıtavırlar ve baskılar ise asla kabul etmeyeceğimiz gibi unutmayacağımız daolaylardır.
AB’ninbelli başlı ülkeleri; Türkiye’ye böyle bir şans vermemek için sürekli olarak bueşit üyelik sürecini engellemeye çalışarak, sürecin önünü asla açmakistememektedirler. Burada Türkiye’yi yönetenlere düşen sorumluluk Türkiye’nintam üyeliği için etkin bir strateji benimsemeleridir.
Değerli konuklarımızve delegelerimiz; Kıbrıs meselesi Türkiye’nin ve Kıbrıs’ta yaşayaninsanlarımızın ortak meselesidir. Esas itibariyle Kıbrıs bizim Akdeniz’deki sonmevziimizdir. Türkiye’nin tam üyeliği olmadan Kıbrıs’ın Rum yönetimiyle adanıntamamı adına AB üyesi olması bizi bütünüyle Akdeniz’in dışına iten yanlış birpolitikadır ve bunun savunulacak hiçbir mazereti olamaz.
ABD ve AB yanlısı politikaların Türkiye’ye yönelik bir baskıya dönüşmesikabul edilemez gelişmelerdir.
21.yüzyılda bir ülkenin topraklarını açıkça işgal eden ve bu işgali sürdürenErmenistan’ın hiçbir yaptırım uygulanmadan, hiçbir uluslararası baskıya maruzkalmadan Türkiye’ye baskı yaptırarak işgalini haklılaştıracak arayışlaragirmesi asla kabul edilemez. Azerbaycan topraklarının işgal edilmesi, sadecebir kardeş ülkenin işgal edilmesi olayı değildir. Burada yaşanan insanlıkdramıdır ve buna vicdanı olan hiçbir kimsenin seyirci kalması anlaşılabilir birşey olamaz.
Azerbaycanbizim için birçok anlamı olan bir ülkedir. Kardeştir, Türk’tür, Müslüman’dır.Şunu açıkça söylemek istiyorum ki, Azerbaycan’la hiçbir akrabalığımız olmasaydı bile, Ermenistan’ın vahşicegiriştiği katliamları ve işgali onaylamamız ya da kabul etmemiz anlamınagelecek herhangi bir tutum asla Türkiye’ye yakışmayacak bir tavır olurdu. Bugün3 buçuk milyonluk Ermenistan’ı AB ve ABD baskısıyla önemli kılan, Azerbaycan’ıise önemsiz göstermeye çalışan anlayış yanlış ve diplomatik olarak da başarısızbir yaklaşımdır.
Kafkaslarve Ortadoğu kadar Balkan coğrafyası da Türkiye için tarihi, insani ve politikbakımdan değer ve önem arz etmektedir. Asırlar boyu aynı çatı altındayaşadığımız halklar ve onların devletleriyle kurulacak ilişkilerin faydasıyalnızca ülkemiz için değil aynı zamanda bölge halkları için de barış vehuzurun anahtarı konumunda olacaktır. Nitekim Türkiye’nin etkisizliğinin önceBosna’da daha sonra da Kosova’daki kardeş halkların başına nasıl felaketleraçtığı bilinmektedir. Daha sonra Türkiye’nin bölgede etkin bir politikaizleyip, bölgeye askeri ve politik yönden destek olduğunda, bölge halklarınınnasıl bir mutluluk içinde hasretle bu ilişkileri beklediği de daha iyi görülmüşbulunmaktadır. Onun için Türkiye hem kendi çıkarları açısından hem de bölgedekibarış, huzur ve istikrar adına, tarihi bağlarının bulunduğu bu coğrafyayaekonomik ve politik bağlarla sımsıkı bağlanması gereklidir.
Kısaca şunutekrar vurgulamak gerekir ki, Türkiye’nin dünya barışına katkı yapıcı rolübölgesindeki istikrara ve barışçı tutumuna bağlıdır. Bu tutum ancak her türlüişgali, katliamı ve insanlık dışı uygulamaları bu bölgede kabul etmeyen birTürkiye’nin olmasıyla mümkündür.
Sayınmisafirler ve değerli delegeler; konuşmamda önemle Türkiye’nin dünyadakiyerini, uluslararası ilişkiler bağlamında ele almaya çalıştım. Şunu biliyoruzki, Türkiye’nin dünyadaki yeri, bölgesel konumu ve misyonu, sürdürdüğü dışpolitikalara bağlı olduğu kadar, aynı zamanda ülke içindeki istikrarına vekarşı karşıya bulunduğu sorunları çözme gücüne de bağlıdır.
BugünTürkiye’nin toplumsal ve siyasal meselelerini değerlendirdiğimizde, öncelikledemokrasi meselesini ve Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarını ele almamızgerekmektedir.
Darbeler vemüdahaleler Türkiye’ye çok şey kaybettirmiştir. Türkiye’nin kalkınmasını,büyümesini, modernleşme yolundaki hızını kestiği gibi, her şeyden ve herkestenönce de işçi hareketinin gelişmesini engellemiştir.
12 EylülDarbesi Türkiye’de büyük sermayenin, uluslararası firmaların işçi hareketikarşısında olağanüstü bir güç kazanmalarına yol açmıştır. İşçiler ve çalışanlarbütün sosyal hak ve özgürlüklerinin sınırlandığı, yok edildiği bir dönemyaşamışlardır. Bu dönem aynı zamanda Türkiye’de neoliberalizmin boy gösterdiği,cirit attığı bir dönem olmuştur.
Türkinsanının yoksulluğuyla büyüttüğü, dişinden tırnağından artırarak var ettiğibütün kuruluşlar yerli ve yabancı tekellerin, özelleştirme adı altındayağmasına açılmıştır. Çalışanlardan ve işçilerden esirgenen sosyal ve ekonomikhaklar kar ve faiz olarak yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmiştir.Özelleştirme uygulamalarında rezalet derecesinde tablolar meydana gelmiştir.Mesela ülkenin en büyük haberleşme kuruluşu özelleştirilirken, kuruluşun satışbedeli bu kurumun üç yıllık karından ödenmiştir.
Buörnekleri özellikle sendikacı arkadaşlarımız, işçi arkadaşlarımız çok iyibilmektedirler. Biliyoruz ki, gerekçeleri ne olursa olsun, sürdürülecekuygulamalar herkesin bildiği şekliyle artık özelleştirme değil, kamunun yağmaedilmesi ve talan ekonomisi yaratılmasıdır. Bu sebeptendir ki, biz işçiler bugidişe bir son verilmesini istiyoruz.
İşçihareketi demokrasinin temel taşlarından birisidir. İşçileri güçlü olmayan,emeği örgütlenememiş, sefalet şartlarında çalışmaya mahkûm olmuş bir toplumdademokratik süreç güçlenemez. Bugün Türkiye’nin demokrasisini savunacak gelişmişhak ve özgürlüklere sahip bir işçi hareketi olsa idi inanın ki, darbeler demüdahaleler de çoktan sona ermiş olurdu. Emeğin korunması, onun sahip olduğuhak ve özgürlükler demokrasiyi yeşertecek ve yaşatacak olan ilkelerdir.
BugünTürkiye’nin toplumsal sorunları içerisinde en önemlilerinden birisi etnikayrımcılıktır. Etnik meseleyi ele alırken şunu tespit etmemiz gerekir ki,millet herhangi bir etnik kimlik değildir. Etnik kimliklerin üzerinde ortaktarih ve inançların, birikimin yarattığı kültürel bir sentez vardır. Bubakımdan biz milletimizin Türkmen, Kürt, Avşar, Kıpçak ve bunun gibi birçoketnik özelliklerine saygı duyarız. Ama biliriz ki, onların hepsi insanlarınkendileri için bir anlam ifade eder. Toplumsal olarak insanlarımızı bu farklıkimliklerden biz haline getiren millet kimliği ise kendisini yurttaş olarakortaya koyar. Bizim milli kimliğimizin ifadesi eşit yurttaşlar topluluğundakendisini bulur.
Bu durumdamesele açıkça ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin bölgesel eşitsizlikleri GüneydoğuAnadolu Bölgesi’nin yaşadığı modern öncesi çağdan kalma problemleri ve gerikalmışlığı meselenin esasını oluşturmaktadır. Etnik mesele bu sorunlarınüzerinde bugün başka bir nitelik kazanmışsa da esas olarak çözülmesi gerekensorunlar gözden kaçırılmamalıdır. Biliyoruz ki, bu topraklarda yaşayan herkesinkaderi birdir ve bu ülkenin insanları gelişmeden, eşitlikten ve özgürlükten nasibinialdıkça, demokrasi içerisinde bunları başardıkça, kaderlerinin ortaklığını dahafazla hissedeceklerdir.
Türkiye’dekiterörü kışkırtanlar bunu istismar ederek Türkiye’ye karşı bir baskı unsuruhaline dönüştürmek isteyenler 1980 öncesinde de benzeri bir yöntemikullanmışlardır. O yıllardaki kullanılan metot siyasal terör iken, bugün buetnik temelli bir teröre dönüştürülmüştür.
Terör hangigerekçe ve anlayışa dayanırsa dayansın sadece Türkiye’nin kalkınmasının vegelişmesinin önünde bir tuzak değil aynı zamanda Türkiye’nindemokratikleşmesinin de önündeki en büyük engeldir. Bu bakımdan devletinvatandaşlarıyla kucaklaşacak, bütünleşecek sosyal ve ekonomik politikalaraöncelik vererek bu sorunu sadece bir güvenlik meselesi olarak algılamayacak biryaklaşımı benimsemesi gerekmektedir. Türkiye terörü yendiği zaman hemdemokratikleşme konusunda, hem de kalkınma konusunda büyük bir imkân elde etmişolacaktır. Terörün yarattığı tahribat manevi olarak asla hesap edilmeyecekboyutlardadır. Maddi olarak ise Türkiye’ye yüklediği yükün ne kadar ağırolduğunu çeşitli vesilelerle hesap edenler bunun Türkiye’ye birkaç GAP projesikatacak düzeye çıktığını söylemektedirler.
Bugüngelinen noktada terörün uluslararası dayanaklarının giderek zayıfladığınısöyleyebiliriz. Bu nedenle tarihsel olarak terörün dış kaynaklarının etkisizkılındığı bir süreçte Türkiye’nin önüne yeni fırsatların çıktığını söylemekmümkündür. Türkiye-Irak ilişkileri, Türkiye-Suriye ilişkileri ve Türkiye-İranilişkileri bu sorunun ‘terör örgütü boyutunun’ çözülmesi için çok önemliparametrelerdir.
Türkiye’nintoplumsal sorunlarının aşılması bütünüyle ekonomik ve toplumsal hayatınmodernleşmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin modernleşmesi siyasal bakımdandemokrasiyi, toplumsal bakımdan sosyal politikayı ve ekonomik bakımdan dabüyümeyi esas alan bir anlayışa dayandığı zaman karşılaştığımız sorunları hızlageride bırakacaktır. Burada ekonomik meselenin ayrı bir yeri ve önemibulunmaktadır.
Değerli konuklarımızve delegelerimiz; Türk ekonomisinin neoliberal dalganın etkisi içerisinegirmesi önemli sorunlar yaratmıştır. Bu sorunların birincisi, gelir dağılımı veeşitsizlikler, ikincisi, özelleştirme ve dış müdahalelere açık bir ekonomikyapı, üçüncüsü, borçlanma ve özellikle dış borçlarla oluşan ağır faiz yükü,dördüncüsü, işsizlik ve yoksulluk, beşincisi ise sosyal harcamaların düşmesigibi sorunlara neden olmuştur.
Bağlıolduğumuz Türk-İş’in yaptığı araştırma ve hesaplamalara göre Türkiye’deyoksulluk öyle bir hal almıştır ki, 7 milyon 200 bin civarında kişi yoksullukve sefalet şartlarında yaşamaktadır. Bu insanların önemli bir kısmı işçi,esnaf, çiftçi veya işsizlerden oluşmaktadır.
Türkekonomisi bilhassa bu kriz sürecinde hızlı bir şekilde küçülmeye başlamıştır.Krizin merkezi ABD olduğu halde Türkiye bu krizden yanlış ekonomikpolitikalardan dolayı en fazla etkilenen iki ülkeden birisi olmuştur. Buradakiyanlış ekonomik politikaları açıkça ifade etmek isterim. Türkiye dışa bağımlıbir büyüme anlayışını takip etmiştir. Bunun anlamı şudur, Türkiye dış borçlanmayave ithalata dayalı büyümeyi sürdürdükçe, ürettiği yerli katma değer oranıazalmış, cari açık ve dış ticaret açığı büyümüştür. Bunu finanse etmek içindışarıdan daha fazla borçlanmak gibi bir sarmalın içerisine girmiştir. Bu durumaynı zamanda ithalata dayalı bir üretim yapısını egemen kıldığı için istihdamyaratmayan bir büyüme olarak da isimlendirilmiştir. İşte kriz böyle bir yanlışekonomik politika içerisinde Türkiye’yi yakaladığı için, tahribatı krizinmerkezinden daha yüksek olmuştur. Örneğin; ABD’de ekonomi sadece yüzde 3küçülürken, işsizlik oranı yüzde 8,5 civarında kalmıştır. Bizde ise, 2009yılında ekonomide yüzde 4,7’lik bir küçülme ile yüzde 13,5 oranında işsizlikortaya çıkmıştır. Bu tablo korkunçtur ve aynı zamanda ürkütücü bir hususuişaret etmektedir. 2009 işsizlik verilerine baktığımız zaman rakamlar sonderecede endişe vericidir. Nerede ise her ailede bir işsiz vardır. Tablo büyükbir toplumsal depreme işaret etmektedir.
Türkiyenüfusunun TÜİK rakamlarına göre 70 milyon 542 bin olduğu tespit edilmiştir.Bunun 52 milyon 79 bin kişisi çalışabilir durumda ve yaşta bulunmaktadır. Bununda 21 milyon 451 bin kişisi bir yerde istihdam edilmektedir, çalışabilirdurumda olduğu halde henüz bir işte çalışmayanların sayısı 30 milyon 235 bin kişidir.Buradan kısaca şunu diyebiliriz ki, yani halihazırda ülkemizde 49 milyon 265bin kişi istihdam dışında bulunmaktadır. Buna göre çalışan her bir kişiçalışmayan 2,3 kişiye bakmaktadır. Bu tablo oldukça çarpık bir duruma işaretetmektedir. 2009 yılında tarım sektöründe çalışan sayısı 238 bin kişi artarken,tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 155 bin kişi azalmıştır. Bu demektirki, istihdam edilen 83 bin kişi tarımsalalanda iş bulmuştur. Bu durum aynı zamanda tarım dışında hiç kimsenin işbulmadığını da, istihdam edilmediğini de göstermektedir. 2009 yılındaçalışanların yüzde 24’ü tarım, yüzde 20,3’ü sanayi, yüzde 5,7’si inşaat, yüzde50’si ise hizmetler sektöründe istihdam edilmektedir.
Ekonomikkrizle birlikte sanayi sektöründeki küçülme istihdama da yansımış, sanayininistihdamdaki payı geçen yıl yüzde 0,5 azalmıştır. 2009 yılında toplam işsizsayısı bir önceki yıla göre 860 bin kişi artarak 3 milyon 361 bin kişiyeyükselmiştir. İşsizlik oranı ise, üç puan artarak yüzde 13,5 civarındagerçekleşmiştir. Burada genel işsizlik oranının üzerindeki bir işsizlik rakamıdikkat çekmektedir. Tahmin edebileceğiniz gibi o da kent işsizliğininrakamıdır. Türkiye’nin büyük şehirleri adeta işsiz insanların toplandığı yerlerhaline gelmiştir. Şehir bölgelerindeki işsizlik bir önceki yıla göre yaklaşıkyüzde 4 artarak yüzde 16,6’ya yükselmiştir.
2001 kriziöncesinde işsizlik oranı yüzde 8 civarında iken, kriz sonrasında yüzde 10civarında gerçekleşmişti. 2008 yılında krizin etkisiyle işsizlik oranı yüzde11’e ulaşırken, 2009 yılında bu oran çok hızlı bir artışla yüzde 14’e ulaşarakadeta bir rekoru gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin tarım dışı işsizlik oranı birönceki yıla göre 2009’da yüzde 3,8’lik bir artışla yüzde 16,6 seviyesinevarmıştır. Bu seviye çok ciddi bir tehlikeyi işaret etmektedir. Türkiye’dekitarım dışı işsizlik, yani sanayi, hizmetler sektörü, inşaat sektöründekiişsizlik oranı korkunç bir düzeydedir ve bu aynı zamanda bizlere yeni toplumsalfelaketlerin kaynağını göstermektedir.
Ayrıcaşunun üzerinde durmak gerekir ki, Türkiye’deki istihdamın önemli bir kısmıdüşük gelirli işlerde gerçekleşmektedir. Çalışan her 100 kişiden 43’ü herhangibir sosyal güvenlik kuruluşuna mensup değildir. Türkiye’de çalışma çağındabulunanların işgücüne katılma oranları yüzde 47,9’dur. Bu rakamların başkaülkelerle mukayese edildiğinde oldukça düşük düzeylerde kalmasına rağmen,işsizliğin bu düzeyde yüksek çıkması tarım dışı işsizliğin ise bir depremihaber verircesine artmış olması sadece ekonomik bir sorunu değil ciddi birtoplumsal sorunla karşı karşıya olduğumuzu da göstermektedir. 2009 yılındaistihdam edilebilir nüfusa katılan 868 bin kişiye rağmen ancak 83 bin kişininiş bulabilmesi işsizliğin nasıl büyüdüğünün ve büyümeye devam edeceğinin enönemli göstergesidir.
Değerli konuklarımızve delegelerimiz; Türk ekonomisinin krizden bu kadar etkilenmesinin temelnedeninin krize açık politikalar olduğunu tekrar belirtmek istiyorum. İç borçstokunun 339,4 milyar TL ve dış borcun toplamda 271,1 milyar dolar civarındaolması nedeniyle ekonomimiz küresel krizden pek çok ülkeye göre daha fazlaetkilenmiştir. Bu sebeple Türkiye’nin ekonomi politikasının temeldendeğiştirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Biz Türkiye’nin bu krizden çıkmasının mümkün olduğunu biliyoruz ve bunainanıyoruz. Krizi aşmak için önce krizi yaratan, davet eden politikaların terkedilmesi gerekmektedir. Kriz küreseldir, biz yaratmadık, bize geldi türündekimazeretler geçerli değildir. Bunun için önerilerimizi şu şekilde sıralamakistiyorum:
· Türkiye neoliberalizminbaskısından kurtarılmalıdır. Bu yanlışın ortaya çıkardığı krizin ABD ve Batılıülkeler tarafından da kabul edilerek reel sermayenin ve finans kesiminintahakkümüne yol açan ekonomik politikalar hızla terk edilmeye başlanmıştır.
· Büyük sermayenin neoliberalizmpolitikalarıyla piyasayı tahrip etmesi, rekabet ortamının avantajlarını ortadankaldıracak bir şekilde işlemesi, üretimde verimlilik ve karlılık arasındakiilişkiyi koparmış, karlılığı emeğin ve başta tarım olmak üzere ham maddeüreticilerinin cezalandırılması şeklinde bir yönteme dayandırmıştır. Bupiyasada düzenleyici rol oynayacak bir kurum olarak kamuya, kamunun iktisadidüzenleyiciliğine olan ihtiyacı göstermektedir.
· Özelleştirme politikalarınınyağmaya veya talana dönüşmesi bir tarafa, bütünüyle verimlilik, rekabet vesermayenin tabana yayılması gibi ilkeler dikkate alınarak yeniden tanımlanmasıgerekmektedir. Piyasada dengeleyici rekabet ortamını yaratıcı bir güç olarakkamu ekonomisine olan ihtiyacı karşılayacak bir düzenlemeye gidilmelidir. Bu yapılmadığızaman yaşanacak krizlere karşı çaresizlik artacak, bu ise ülkeyi krizden çıkmakiçin daha derin bir kriz yaratacak bir başka yanlışın içerisine itebilecektir.
· Türkiye’nin krizdençıkabilmesi için dış piyasalardaki talep düşüşünü dikkate alacak bir büyümestratejisine ihtiyacı vardır. Bu göz önünde tutularak ekonomide yerli katmadeğeri artıracak bir model belirlenmelidir. Bu yeni model çerçevesinde içtalebi canlandıran ve istihdam olanaklarını geliştiren önlemler alınmalı veyerli üretimi arttıran yeni yatırımlar yapılmalıdır.
· Vergioranları içerisinde dolaysız vergi oranlarının en yüksek olduğu ülkelerdenbirisiyiz. Bunun yarattığı adaletsizlik var olan eşitsizlikleri daha dabüyütmektedir. Hem vergi adaletini sağlamaya hem de üretimi özendirmeye yönelikdüzenlemeler yapılmalıdır. Bunları dikkate alarak asgari ücret vergi dışıbırakılmalıdır. Bu uygulamaya geçilirken birinci adımda, sadece asgari ücretleçalışan işçilerden alınan vergi dışarıda bırakılabilir, ikinci adımda ise,bütün çalışanların ücretinden asgari ücret kadar bir kısım vergi dışıbırakılabilir. Bu uygulamalardan devletin uğrayacağı vergi kaybının, uygulamasonrasında faaliyete geçecek ve üretim artışı yoluyla ortaya çıkacakürünlerden, KDV’den, üretimden ve işletmelerden alınacak vergilerden, devletinvergi dışı bırakacağı rakamları fazlasıyla geri elde edilebileceğini görmekgerekir.
· Türkiye’nin,kayıt dışı ekonominin önüne geçilebilecek ve vergi veren kesimin oranlarınınartırılabileceği bir uygulamaya bir an önce geçmesi gerekmektedir. Ülkemizde,gelişen modern teknoloji ile ürünlerin bilişim sistemiyle kodlanması veüretimden tüketimine kadar kontrol edilmesi bugün her zamankinden daha damümkündür. Bu mücadeleyle sağlanacak imkânlar ve yapılan düzenlemeler,ekonominin büyümesiyle elde edilecek fırsatlar ile ülkemizin mali yapısındabüyük iyileşmeler yaratacaktır.
· Türkiye AB’ye üye olanakadar Gümrük Birliği uygulaması, hiç olmazsa üçüncü ülkelerle olan ticariilişkilerde ülke ekonomisini gözetecek bir tarzda düzenlenmelidir.
· İşsizlik Sigortası Fonu’nunkullanımı yaygınlaştırılarak çalışanların istihdam şartlarını kaybettikleridurumlarda gerçek bir güvence ve gelir imkânı yaratması sağlanmalıdır. Bu fonunbaşka amaçlarla kullanılmaması ve işsizlik sigortasının yararlanma koşulları,ödenek miktarları ve süreleri iyileştirilmelidir.
· Netice itibariyleTürkiye’nin bugün çaresi vardır, alternatifi vardır. Bu alternatif ülkeninbugün ulaştığı insan kaynağı, bilgi, teknolojik gelişme ve üretim tecrübesidikkate alındığı zaman çok büyük imkânlara işaret etmektedir. Bu imkânlarülkenin ekonomik ve toplumsal gelişmesini kendi imkânlarıyla içinde yaşadığımızbölgenin ekonomik potansiyelini, dünya ekonomisiyle kuracağımız sağlıklıilişkilerin neticesinde önemli bir yere taşıyacaktır.
Sayın misafirlerve değerli delegeler; ekonomik ve toplumsal sorunlardan iç içe bulunan ve busorunlardan ayrılamayan çalışma hayatının temel sorunlarına gelecek olursak;çalışma koşullarının insan onuruna yaraşır bir seviyede gerçekleşmesibakımından sosyal devlete duyulan ihtiyacın her geçen gün artmakta olduğunugörüyoruz.
Çalışmahayatına yön veren uygulamalara baktığımızda, maalesef sosyal devletin bu temelfonksiyonunun gereğini yeterince yerine getirebildiğini söylemek güçtür. Bugüniçin işyerleri, çalışma hayatının en temel ilkelerinin dahi rahatlıkla ihlaledildiği yerler haline gelmiştir.
Çalışanlarıntemel insan haklarından olan örgütlenme ve toplu pazarlık hakkının ağır birşekilde ihlal edildiği işyerleri arasında kamu işyerleri de bulunmaktadır.
Kamuişyerlerindeki alt işveren (taşeron) uygulamaları, işçiler açısından örgütlenmeve toplu pazarlık hakkının kullanılmasının ihlal edilmesine neden olmaktadır.Sosyal devlet bir yandan alt işveren uygulamasına ilişkin sınırlandırmalargetirip yasal düzenlemeleri gerçekleştirirken, diğer yandan da bu düzenlemeleriihlal eden kötü bir işveren olmaktadır.
Sonyıllarda emekli olan kamu işçilerinden boşalan kadrolara işçi alınmamasıkarşısında, görülmesi gereken hizmet ihtiyacı özel kişilerden hizmet satınalınması yoluyla giderilmektedir. Öyle ki bir işyerinde çalışan kamu işçisikadar alt işveren işçisi bulunmaktadır. Kamu işyerlerinin çoğunda, çalışanişçilerden hangisinin kamu, hangisinin alt işveren işçisi olduğunu tespit etmekilk bakışta güçtür. Alt işveren işçilerinin düşük çalışma standartları ileistihdamı, sendikal örgütlenme haklarının ellerinden alınması ve böylece toplupazarlık haklarının ihlal edilmesi gibi insan hakları ihlallerinin de yaşandığıbilinmektedir.
Çalışanlarınıntemel haklarından olan örgütlenme ve toplu pazarlık hakkının korunmasıaçısından, alt işverene verilen işyerlerinde, alt işveren işçilerine tanınanhakların asıl işverenin işçisine tanıdığı haktan daha aşağı olmaması gerektiğikabul edilmelidir. Bu ilke, alt işveren uygulamasından doğan birçok sorununhalli anlamına gelecektir.
Hukukaaykırı bir şekilde uygulanan alt işveren ilişkisi, çalışanların ve sendikalarınkarşısında ciddi bir sorun olarak dururken bir yandan da “ödünç işçiliğearacılık edilmesinin meslek edinilmesinin” önü açılmak istenmekte, “işçikiralama bürolarının” çalışmalarına imkân verecek yasal düzenleme yapılmakistenmektedir. Şeker-İş olarak insanı yoksullaştırıcı ve köleleştirici hertürlü çalışma ortamına sonuna kadar karşı olduğumuzu ifade etmek isterim.
Ülkemizsendikalaşma ve toplu iş sözleşmesi kapsamında bulunan işçi oranı bakımındanbirçok ülkenin gerisinde bulunmaktadır. Sendikal örgütlenmenin önündekiengellerin kaldırılması amacıyla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca birSendikalar Kanunu Tasarısı hazırlanmıştır. Öncelikle belirtmek isterim kisendikal hakların güçlendirilmesi açısından tasarıda yer alan hükümleri sendikaolarak desteklemekteyiz. Ancak serbesti adına “işyeri” ya da “mesleksendikasının” önünün açılması ile toplu iş sözleşmesi yapmak için iş kolubarajının tamamen kaldırılmasını doğru ve yerinde bir öneri olarak kabuletmemiz mümkün değildir. Esas olan, örgütlenmeyi güçlendirecek, toplu işsözleşme uygulamasını genişletecek değişikliklere gidilmesidir. Örgütlenmeözgürlüğünü ihlal eden davranışlar ve sendikal ayrımcılık, çalışanların temelinsan haklarına karşı yöneltilmiş en ağır ihlallerdir. Sosyal devletin birsendika üyeliğinden istifaya hem de işini kaybetme tehdidi ile zorlayarak,yandaş gördüğü başka bir sendikaya üye etmeye çalışması, bu yüzyılda duymaya vegörmeye tahammül edemeyeceğimiz bir davranıştır. Maalesef istemesek de bu türuygulamalar ülkemiz sendikal hareketinin de temel sorunları arasında yeralmaktadır. Sendikalar adeta birbirlerinden üye çalan bir konuma gelmiştir.Yeni işyerlerinde ve alt işveren işyerlerinde örgütlenme ve toplu pazarlıklamücadele söz konusu bile değildir.
Değerlikonuklarımız ve delegelerimiz; ülkemiz çalışma şartları, kamu ya da özel sektörişyerleri ayrımı yapılmaksızın insan onuruna yaraşır şekilde yeni baştan inşaedilmelidir. Bu hususta sendikalar olarak üzerimize düşen görevi yapmalı,aramızdaki görüş ayrılıklarını bir tarafa bırakarak birlik ve dayanışma içindeolmalıyız. Her şeyden önce içinde bulunduğumuz dönemin önemini ve getirdiği sorumluluğukavrayarak daha fazla çalışmamız gerekmektedir.
Şeker-İşolarak;
· İnsan onurunun esas alındığıyeni bir İş Kanunu hazırlanması, bu kanunda asgari çalışma şartlarının değil,ILO’nun geliştirmeye çalıştığı “Düzgün İş” kavramının esas alındığı bir anlayışınhakim olması gerektiği,
· İşyerlerinde asıl işvereninişçisi dışında diğer işverenlerin işçilerinin çalıştırılmasının ancak tekniknedenlere dayandırılması ve bu işçiler ile birlikte işyerlerinin bir bütünolarak değerlendirilmesi,
· Çalışma sürelerinin modernçağın ihtiyaçlarına cevap verecek ve işçinin onurunu ve saygınlığını koruyacakşekilde yeniden düzenlenmesi,
· İşten çıkarmalarda işe iadeuygulamasının etkin hale getirilmesi, işe iade edilmek istemeyen işçiyeseçimlik hak tanınarak bozulan sosyal ve ekonomik konumunun korunması,
· Türk-İş Genel Kurulu’nun enönemli kararlarından olan işçinin kıdem tazminatı hakkına yönelik kararlarındışında oluşacak hiçbir değişikliğe onay vermemiz mümkün değildir. Daha dagüçlendirilerek kıdem tazminatı fonunun derhal kurulması,
· Disiplin uygulamalarının vedisiplin usulünün yasa tarafından düzenlenmesi,
· İş sözleşmelerinin feshidurumunda geçerli neden ile haklı neden arasındaki sınırın açık bir şekildesınırlandırılması,
· İşyeri ve mesleksendikalarının değil işkolu sendikalarının güçlendirilmesi için yasaldeğişiklik yapılarak işkolu barajının yüzde 2 ya da 3 seviyelerine indirilmesi,
· İşçilerin toplu işsözleşmesi kapsamı dışında bırakılmaması,
· Dayanışma aidatının üyelikaidatı seviyesine yükseltilmesi,
· Grev hakkının kullanılmasıkarşısındaki sınırlandırmaların kaldırılması,
· Başta şeker sanayinde olmaküzere mevsimlik işçilerin çalışma ve emeklilik şartlarının iyileştirilmesi, başlıcataleplerimiz arasındadır.
Bütün buesaslarını belirlediğimiz talep ve önerilerimiz çerçevesinde Şeker-İş olaraksendikal hareket içerisinde dayanışma ve birlik olma niyetindeyiz. Üyelerimizive bütün çalışanların hak ve menfaatlerini koruma bakımından üzerimize düşeniher zaman yapma kararlılığı içinde bulunduğumuzu ilan etmek isterim.
Sayınmisafirler ve değerli delegeler;
Modernzamanların insani devlet örgütlenmesi “Sosyal Devlet”tir. Sosyal Devlet,vatandaşlarına insan haysiyetine yaraşır hayat standardını garanti edendevlettir. Sosyal devletin de en bilinen görevi sosyal güvenliktir.
Sosyalgüvenlik yoksullukla, gelir dağılımı adaletsizliği ile mücadelenin, ekonomik vesosyal eşitsizlikleri en aza indirmenin bir aracıdır. Bu sistemi yaşatmak vegüçlendirmek her vatanseverin, her insaniyet severin birinci görevidir. Sosyalgüvenlik sisteminde köklü değişiklikler meydana getiren ve 2005 yılındabaşlayan reform çalışmaları adı altında yapılanların sosyal güvenliksistemimizde tam bir karmaşa yarattığı ortadadır. Düşünün ki bir ülkede sosyalgüvenlik mevzuatı var ve bu mevzuatın içinden ne işin uzmanları ne deyargılamayı yaparak karar verecek olan yargı mensupları çıkabiliyor. Sistemimizadeta bir yazboz tahtasına çevrilmiştir. Reform adı altında yapılanların daaslında eskisinden pek bir farkının bulunmadığı, maksadın sigortalının sosyalhaklarında kısıtlama olduğu görülmektedir.
İşkolumuzda mevsimlik çalışmalar yaygındır. Yeni emeklilik koşullarına göre buişçilerimizin emekli aylığı hesaplamalarında hak kayıpları söz konusudur.Mevsimlik çalışan işçilerimizin nasıl emekli olacağı sorusunu hiçbir yetkilicevaplandıramamaktadır.
Geçmişdönemlerde sosyal sigorta kaynakları siyasi iktidarlar tarafından amacı dışındakullanılarak eritilmişti; şimdi de aynı uygulama yapılarak tutarsız birdavranış sergilenmektedir. İşsizlik sigortasında toplanan fonlar her sıkıştıkçaakla gelmekte ve maalesef bu fonlar amacı dışında kullanılmaktadır.
Bütün budeğindiğim olumsuz uygulamalar; sosyal güvenlik ilkeleri ile alakası olmadığıgibi hükümetin sosyal güvenlik değişimini gerekçelendirdiği ve 2005 yılındayayınladığı beyaz kitapla da çelişkili ve tutarsız kalmaktadır. Sigortafonlarına bu ve benzeri müdahalelerin yapılmasının yerinde olmadığı açıktır.GAP bölgesinde gerçekleştirilen yatırımlar ve istihdamı teşvik amacıyla işverenprim yüklerinin bir kısmının devlet tarafından üstlenilmesi yerinde olmuştur.Ancak bu teşebbüslerin finansal kaynağı olarak işsizlik sigortası kaynaklarınınkullanılması yerinde değildir.
Ülkemizinekonomik ve sosyal sorunlarına bağlı olarak çalışma hayatının ve sosyalgüvenlik sisteminin derin yararlar aldığı açıktır. Biz bu toplumun alın teriile geleceğini inşa etmek arzusunda ve ahlakında olan çalışanların temsilcileriolarak daima adalet ve haktan yana kalarak geleceğe ve sendikal harekete bakmakniyet ve arzusundayız.
Değerlikonuklarımız ve delegelerimiz; maalesef ülkemiz tarihten gelen kendi ekonomikve sosyal gücüne güvenmeden çaresizlik içerisinde dünya sermaye çevrelerininreçetelerine teslim olmuştur. Bu çerçevede pek çok verimli kuruluşözelleştirilmiştir. Bu özelleştirmeler neticesinde fabrikalar kapanmış,özelleştirilen KİT’lerde çalışan işçilerimiz işsiz kalmış, evlerine ekmekgötüremez olmuşlardır. Bunların en çarpıcı örnekleri; SEKA’da, SEK’te,TİGEM’de, Et-Balık Kurumu’nda YEMSAN’da ve son olarak TEKEL’de yaşanmıştır.
1984yılından bu yana sürdürülen özelleştirmeler, işsizlik, işçi kıyımı,fabrikaların kapatılması ve yapılan yatırımların heba olması ilesonuçlanmıştır. Tüm bunlara rağmen özelleştirme konusundaki anlamsız ısrarsürdürülerek, sanayimizin özelleştirilmesi gibi akıl ve mantıkla bağdaşmayankararlar alınarak uygulanmaya çalışılmıştır.
Türkşeker,2000 yılında özelleştirme kapsamına alınmıştır. 2001 yılına gelindiğinde pancarşekeri sektörü aleyhine olumsuzluklar ve noksanlar içeren 4634 sayılı Şeker Kanunukabul edilmiştir. Bu yasa ile AB ülkelerinde ortalama yüzde 2 olan nişastabazlı şeker kotası, ülkemiz için yüzde 10 olarak belirlenmiş ve BakanlarKurulu’na bu oranı yüzde 50’ye kadar arttırma/eksiltme yetkisi verilmiştir. Buyetki de pancar şekeri aleyhine her yıl artış yönünde kullanılmıştır.
2003yılında Özelleştirme Yüksek Kurulu tarafından özelleştirme yol haritasıbelirlenmiş, Türkşeker; özelleştirme programına alınmıştır. 2004 yılındaKütahya Şeker Fabrikası, 2005 yılında ise Adapazarı Şeker Fabrikasıözelleştirilmiştir.
2004yılının sonunda Şeker Kurumu’nun kapatılmasının ardından Sendikamız şekersektörünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı tespiti ile Danıştay’dadava açmıştır. Danıştay 13. Dairesi; dava konusunda yürütmeyi durdurma kararıvermiş ve işlemlerin dayanağı olan Şeker Kanunu’nun geçici 8. maddesinin iptaliiçin Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi ise kararınAnayasa’ya aykırılığı gerekçesiyle bu maddenin iptaline karar vermiştir.
Sendikamızbu hukuki başarısı ile şeker sektörünün varlığını sürdürebilmek içinözelleştirme karşısında verdiği mücadelenin ilk adımlarını atmıştır. Bugünekadar da verdiği onurlu mücadelesini yılmadan devam ettirmiştir.
Özelleştirmeçerçevesinde “Strateji Raporu”nun hazırlanması; uluslararası dev bir şekerkarteli olan ED & F MAN’a ihale edilmiştir. Çalışanlar olarak şekersektörünün özelleştirilmesinde böyle bir tercihin yapılmasının mantığını halaanlamış değiliz.
Daha sonra6 Aralık 2005 tarihinde Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikalarımızınözelleştirme programına alınması ile Sendikamızca; kurulu yatırım değerleriyaklaşık 4 milyar dolar olan ve 3 milyar dolar civarında katma değer sağlayanfabrikalarımızın 18-20’ye yakını kapanmakla karşı karşıya geleceği, başta doğuillerimiz olmak üzere bölgesel kalkınmanın sekteye uğrayarak, ülkemizde göç vegüvenlik sorunlarının hızla artacağı yönünde endişelerin oluşması üzerineönemli bir mücadele süreci başlatılmıştır. Ayrıca bunların yanında Türkiyeşekerde ve şekerin yan ürünleri olan melas, küspe, yem, alkol gibiürünlerde de dışa bağımlı bir ülke konumuna gelecektir. Yaklaşık 1 milyon dekaralanda pancar tarımı yapılamayacaktır. Tarımda yüzde 60 oranına tekâmül eden 80binin üzerinde tam istihdam kaybı oluşacak, sanayide 9 binden fazla çalışanımızişsiz kalacaktır. Şeker üretimi ise 650 bin ton daralacaktır. Şeker üretimiazalmış ve tarım alanları daralmış bir konumda AB’ye tam üye olunması durumdaise AB Şeker Rejimi Reformu gereği ülkemiz 2015 yılında şeker sektöründentamamen çekilmek zorunda kalacak ve ülkemiz pazar haline gelebilecektir.
Buöngörüler ışığında Bor, Ereğli ve Ilgın Şeker Fabrikaları için belirlenen sonteklif verme süresince önce 30 Haziran 2006 daha sonra 30 Kasım 2006tarihlerinde iki kez ihalenin ertelenmesi sağlanmıştır. Tüm özveriliçabalarımızın karşılığında da 28 Kasım 2006 tarihinde Bor, Ereğli ve IlgınŞeker Fabrikalarımızın ihalesi hem ÖİB tarafından süresiz olarak iptaledilmiştir hem de Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı verilmiştir.Devamında fabrikalarımızın yeniden Türkşeker bünyesine devri sağlamıştır.
Ancak,siyaseten alınan kararlara ve yargı kararlarına rağmen 8 Ekim 2007 tarihindeTürkşeker’deki kamu hisselerinin tamamı özelleştirme programına alınmıştır.
Söz konusukararın ardından Genel Merkezimiz, teşkilatından aldığı güçle özelleştirmekarşısındaki mücadelesini yılmadan ve büyük bir kararlılıkla sürdürmüştür.İlgili kişi ve kuruluşlara yönelik bilimsel raporlar hazırlamayı ve bu kişi vekuruluşlarla karşılıklı görüşmeleri devam ettirmiştir.
Aynızamanda bu karar karşısında Danıştay 13. Dairesi’ne başvuruda bulunulmuş ve bubaşvurunun neticesinde Danıştay tarafından yürütmenin durdurulmasına kararverilmiştir.
Danıştaykararı sonrasında ÖİB tarafından, yürütmeyi durdurma kararını bertaraf etmeyeve yasal boşlukları doldurmaya yönelik olarak danışman firmaya, özelleştirmeyikota satışına dönüştürecek nitelikte bir Ek Strateji Raporu hazırlatılmıştır. Bu rapor çerçevesinde 12 Ağustos2008 tarihinde alınan ÖYK kararıyla Türkşeker bir kez daha tüm varlıklarıylabirlikte özelleştirme programına alınmıştır.
Bugelişmenin hemen ardından Portföy A grubu Şeker Fabrikaları için ihale ilanıyayınlanmıştır. Bunun üzerine Sendikamız, ihale kararı ile ihale şartlarıbelgesinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay’da dava açmışve bulundukları illerin tek sanayi kuruluşları olan Kars, Erciş, Ağrı, Muş veErzurum Şeker Fabrikaları’nın ihaleye çıkarılmasını protesto etmek için Ağrı’dabüyük yankı uyandıran “Fabrikana Sahip Çık Mitingi”ni düzenlemiştir.
İhalesürecinde Sendikamızın her platformda anlattığı; portföy grupları içindebulunan birim maliyetleri düşük, üretim kapasiteleri yüksek 5 veya 6fabrikamızın satılacağı geriye kalanlara ise talip çıkmayacağı veya kapanmakzorunda kalacağı yönündeki düşüncelerinde haklı olduğu, Portföy A grubufabrikalarına hiç bir talep gelmemesi üzerine ihalenin iptal edilmesi ile birkez daha kanıtlanmıştır.
Özelleştirmekarşısındaki onurlu mücadelemiz; şeker işçileri, pancar üreticileri, nakliyeciler,esnafın ve yöre halkının tam desteğini arkasına alan, akılcı ve başarılıadımlarla ilerleyen, Türk sendikal tarihinin en geniş tabanlı sivil toplumhareketi haline dönüşmüştür.
Şekerfabrikalarımızın bulunduğu yörelerde ve Genel Merkezimizde gerçekleştirdiğimizimza kampanyaları ile toplanan 700 bin imza tüm kesimlerin bize verdiğidesteğin en açık göstergesidir. Diğer taraftan fabrikalarımızın kuruluoldukları illerde bulunan sivil toplum örgütlerinin de görüşleri alınaraktoplanan 475 adet imzamız Başbakanımıza Türk-İş Yöneticilerimizin aracılığıylaulaştırılmıştır.
2009 yılınageldiğimizde önce Portföy C’yi oluşturan Çarşamba, Çorum, Kastamonu, Kırşehir,Turhal ve Yozgat Fabrikaları ihaleye çıkartılmış ve hemen ardından da PortföyB’yi oluşturan Malatya, Erzincan, Elazığ ve Elbistan Şeker Fabrikaları’nınihale ilanları yayınlanmıştır.
Portföy Cgrubunda yer alan fabrikalarımızın özelleştirilme girişimlerine karşıTurhal’da, Kırşehir’de ve Kastamonu’da şeker işçisinin, pancar üreticisinin,yöre esnafının, siyasi parti temsilcilerinin, sivil toplum örgütlerinin vehalkımızın katılımı ile mitingler düzenlenmiştir. Ayrıca, Türk-İş GenelMerkezi’nde bir basın toplantısı düzenlenerek Türkşeker’in özelleştirilmesininne derecede büyük bir yanlış olacağı kamuoyu ile bir kez daha paylaşılmıştır.
Mücadelemizçerçevesinde Sendikamız tarafından; ülkemizin önde gelen gazetelerinde; şekerfabrikalarının satılması durumunda ülkemizin uğrayacağı kayıpların anlatıldığı“Başbakanımıza Açık Mektup” başlığı ile tam sayfa ilanlar verilmiştir.
Öte yandanSendikamız hukuki olarak da; Portföy C grubu ve Portföy B grubu fabrikalarıiçin yayınlanan ihale ilanlarının ardından Danıştay 13. Dairesi’ne başvurarakher iki grup için de “İhale Şartları Belgesi”nin iptali ve yürütmenindurdurulması talepleri ile Portföy C grubunun 8 Aralık 2009 tarihindegerçekleşen ihale komisyon kararının iptali ve yürütmenin durdurulması talebiile dava açmıştır. Danıştay 13. Dairesi tarafından değerlendirilen butaleplerimize, 15 Aralık 2009 ve 12 Ocak 2010 tarihlerinde ayrı ayrı ihaleilanı ve şartnamelerinin yürütmelerinin durdurulması kararları verilmesinisağlamıştır.
Bugelişmenin ardından; Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın Portföy C grubu ihaleilanı komisyon kararına ilişkin Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunabulunduğu itirazı da 25 Mart 2010 tarihinde reddedilmiştir.
Bubaşarılar, ulaşmak istediğimiz nihai hedef değildir. Şeker sanayimizingelişmesi sağlanarak, üretim maliyetlerini minimize etmek ve ülkemizi bulunduğucoğrafyada şeker üreten ve ihraç eden bir konumda dünya ile yarışır bir durumagetirmek amaçlanmalıdır.
Özellikledoğu bölgelerimizde, bulunduğu illerin tek sanayi kuruluşu olan şekerfabrikalarımızı özelleştirmek işsizlik sorunlarının giderek büyüdüğü şu dönemdeistihdam açısından da yanlış bir adım olacaktır.
Değerli arkadaşlarım;2001 yılında yürürlüğe giren Şeker Kanunu ile nişasta bazlı şeker üretimine yüzde 10 oranında bir kota tahsis edilmiştir. Bununla beraberpancar şekeri üretimi de daralmıştır.
Ayrıca2002-2003 pazarlama yılında başlanılan, NBŞ üretim kotaları Bakanlar Kurulukararları ile de her yıl artırım yoluna gidilmiştir. Sendikamız Şeker-İş; kotaartışı kararlarına karşı Danıştay nezdinde sürekli dava açmıştır ve bukararların defalarca iptal edilmesini sağlamıştır. Ancak pancar üreticisinin veşeker işçisinin geleceğini büyük tehlike altına alan bu durum karşısında alınanhukuki kararların uygulamaması üzerine 4 Ağustos 2008 tarihinde konuyu Avrupaİnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımak zorunda kalmıştır.
Bizde durum böyle iken, dünyada şeker üretimiyapılan ülkelerin tamamında sektör devlet tarafından korunmakta vedesteklenmekte. Ayrıca dünya genelinde şeker sektörüne şahısların elinebırakılamayacak kadar stratejik bir önemle sahip çıkılmaktadır.
Dünyanın enliberal ülkesi olan Amerika Birleşik Devletlerine baktığımızda sektörşahısların elinde değil hammaddeyi üreten pancar üreticilerinin elinde olduğunugörmekteyiz. Ayrıca Avrupa Birliği’nde üreticilerin payı yüzde 60’ları aşmışdurumdadır.
Öte yandan dünyadaher geçen gün artan bir enerji açığı oluşmaktadır. Yenilenebilir enerjiaçısından oluşan biyo-etanol üretimine ve AB Şeker Rejimi Reformuna bağlıolarak, dünyada şeker üretimi sürekli azalmaktadır. Bu durum şeker fiyatlarınınher geçen gün artmasına neden olmaktadır.
Pancar üretimi ve şeker sektörü açısındanbulunduğu coğrafyada iklim şartlarına en elverişli ülke olan Türkiye, enerjiüretimindeki dışa bağımlılığını azaltmak için şeker pancarından biyo-etanolüretmenine yönelmelidir. Bununla birlikte hem pancar ve şeker üretimi hem debiyo-etanol üretimi artarken, yeni istihdam alanları da yaratılacaktır.
Bunedenlerle ülkemizin şeker sektöründe dünya ile yarışacak hale gelebilmesi içinözelleştirme ısrarından bir an önce vazgeçilmeli ve sektör acilen masayayatırılarak, şeker işçilerinin, pancar üreticilerinin ve devletin de içindebulunduğu yeni bir model oluşturularak şeker sanayine sahip çıkılmalıdır.
Değerlikonuklarımız ve delegelerimiz; biz sadece şeker sanayi için değil; dahayaşanabilir, daha güzel, barış ve huzurun olduğu bir Türkiye için çalışıyoruz.Türk tarımı için, şeker pancarı üreticisi ve halkımız için çalışıyoruz.
Özelleştirmekarşısında mücadele ederken meseleye ülke meselesi olarak bakıyoruz. Busektörden geçimini sağlayan tüm kesimleri düşünüyoruz. Türkiye’nin şekerdeve şekerin yan ürünlerinde dışa bağımlı bir ülke olmasının önüne geçmekistiyoruz.
Nitekimşeker sektörünün geleceğini tehdit eden her türlü girişim karşısında;teşkilatımızın, 18 bin şeker işçisinin hiç azalmadan artan desteği ile şekersanayinin ayakta kalması sağlanmıştır.
Hükümetyetkilerinin, siyasi partilerin, sendikaların, pancar üreticilerinin,esnafların ve sivil toplum örgütlerinin mücadelemize destek vermelerinisağlamak için çalışan şube başkanlarımızın, sendikal kadrolarda görevliarkadaşlarımızın ve tüm teşkilatımızın katkısıyla şeker sanayimizi tehdit edentüm sorunların çözümünde önemli başarılar elde edilmiştir.
Ancak var olma mücadelemiz henüz bitmemiştir,yılmadan ve kararlılıkla sürdürülecektir. Teşkilatımız, bundan sonrakarşılaşılabilecek her türlü problemlerle baş edebilmek için yeni stratejilergeliştirmek zorundadır. Teşkilatımızın bugüne kadar birlik ve beraberlikiçinde, büyük bir cesaretle sergilediği bu üstün iradeyi, bundan sonra da koruyacağınayürekten inanıyorum.
Mücadelemizdedaima yanımızda olan ve her aşamada bizi destekleyen Türk-İş Yöneticilerimize,bizlere her platformda destek veren, yanımızda yer alan, gücümüze güç katanpancar üreticilerimize, yöre esnafımıza, kardeş sendikalarımıza, sivil toplumörgütlerimize, siyasi partilerimize, basınımıza ve tüm halkımıza teşkilatımızadına sonsuz teşekkürlerimizi sunarız.
GenelKurulumuzun, şeker sektörünün gelişmesi ve ülkemize daha büyük katkılarsağlaması yolunda önemli bir adım olduğuna inanıyorum. Siz değerlidelegelerimizin sağduyulu kararları hem sektörümüzü hem de Sendikamızı dahamüreffeh yarınlara taşıyacaktır.
Teşkilatımız,birlik ve beraberlik içinde ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği için vargücüyle çalışmaya ve üretmeye devam edecektir.
Biz, emeğinkarşılığının alındığı, huzur ve barışın hüküm sürdürdüğü bir çalışma hayatı,sağlıklı nesiller ve en önemlisi güçlü ve üreten bir Türkiye istiyoruz!..
Hepinize enderin saygılarımı sunuyorum…
Sağ olun,var olun.
İsa GÖK
Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı